Cumartesi, Ocak 8
Tahtakale Ocak 2005 Raporu
5 milyona krom kaplamalı casiq marka saat aldım. ilk gordüğümde içim gitti, pırıl pırıl krom kaplama, kocaman dijital rakamlar ama 1 hafta calisacak saat icin 5 milyon verilmez dedim. bayağı bir yürüdüm, derin iç hesaplaşmalara daldım. o saati almasam sanki hayatımda birşeyler ters gidecek sanki. baktım olmayacak geri donup aldım saati. "abi son bir ikramın yok mu" adetini de gerçekleştirdim. adamlar 150 euro'luk seiko pulsar spoon'un aynısı yapmışlar. utandigimdan saat kemerini daralttiramadim. simdi bi saatciye gidip 5 milyonluk aletin kemerini kisalt da diyemem. elimden maymun kelepçesi gibi sarkıyor.
2 sene önce deposunda 100 tane sıfır sega dreamcast olan bir dükkan vardı. belki fiyatları düsürmüslerdir bir kolacan edeyim derken yolda cd'ci herifin teki ilişti (abi porno ister misin) herif koluma giriyor sonra kulağıma fısıldıyor usulcana (abi cok guzel pornolarım var) iblis midir nedir kardesim bunlar. "siiidiii" derken çıkan yılan tıslamasına benzer ses tüylerimi diken diken ediyor. nasıl anlıyorlar? tamam zulada var 3-5 muzır neşriyat. arada koleksiyonumu genişletme ihtiyacı da duyuyorum ama bugün değil. insan sıfatına nasıl yansıyor bu anlayamıyorum. şükürler olsun ergenlik sivilcem falan da yok. üstümde ne var da bu herifler piranha gibi saldırıyor, abaza olduğumu anlıyor. olsa olsa üstümdekiler evet sakal, biraz depresif ruh hali, hırpani kıyafet bakımsız üstbaş bu adamları çekiyor olmalı. herifi azarladım "ilişme" dedim. dreamcast'çi de ise sadece oyun kolu kalmış 20 dolar. dönüş yolunda cd'cilerle gözgöze gelmemeye çalıştım, cd'lere bakmadım bulaşan olmadı bu sefer.
balık ekmek olayı takalardan galata köprüsüne tasinmis. masada oturup yiyorsun denize karşı 2,5 türk yeni.
Çarşamba, Aralık 29
Santilitre 35
Şişeyi kafasına geçirdim tabii. 70lik şişeyi montumun içine yurdun kontrol kapısından geçerken farkedilmeyecek şekilde yerleştirebilmem, dolayısıyla yurt yönetiminden ceza almamam ve böyle pis sırıtan birine bunları anlatabilmem imkansızdı çünkü. Bir 35lik kapıp çıktım.
Salı, Aralık 28
Carpe Die'm
Tüm bu yaşadıkları bir bilgisayar oyununda geçiyor olsaydı şanslı sayılabilirdi gerçekten, fakat herşey tamamen gerçek ve elinde tuttuğu şey mum değil bir tabancaydı. Ve tabancaların bir yemek masası aydınlatıcısı olarak kullanılabildiği henüz kayıtlara geçmemişti. "Bu ne lan" dedi, "Tabancanın mutfak çekmecesinde ne işi var? Tabancanın bu evde ne işi var hatta? Allahım ben nasıl bir evi tutmuşum?!".
Önce tabancayı hemen eski yerine koydu. Tabancalarla pek haşır neşir bir insan değildi. Fakat gittikçe artan merakına karşı koyamayıp bu sefer daha dikkatli ve yavaş hareketlerle yeniden aldı tabancayı eline. Elektrikler hala gelmemişti, ama onun aklında ne elektrik kesintisi ne de acıkan karnı vardı artık. Tüm konsantrasyonunu tabancaya vermişti.
Bir müddet sonra sağa sola nişan alıp ateş edermiş gibi yapmaya, filmlerden gördüğü değişik hareketleri uygulamaya başladı. Neşesine diyecek yoktu. Koltukların üstünde zıplıyor, yerlerde sürünüyor, siper alıyor, tutukladığı yastığa haklarını okuyordu. Tabancayı kafasına götürüp intihar edermiş gibi yaptığı bir anda aniden bir şimşek çaktı. Şimşek tıpkı diğer evlerdeyken çaktığında yaptığı gibi her yeri kısa bir süreliğine aydınlatmıştı. Bu kısa süre içerisinde tam karşısında bulunduğu aynada kafasına silah dayamış aksini görünce korktu ve aniden tetiği çekti. Kurşun kafasını sıyırmıştı; ama akan kanlardan bunun basit bir sıyrık olmadığı kolayca anlaşılıyordu. "Amına koyim " dedi, uzunca bir müddet sessiz kaldıktan sonra ekledi: "Çehov".
Elektrikler aniden geldi.
Perşembe, Eylül 23
Kurtlar Vadisi - Part 1
Oldukça soğuk bir Temmuz akşamıydı, Edirne Binevler'de...
Binevler, Bulgaristan'a giderken son solda, minik bir öğrenci şehri. Ortasından geçen sulama kanalı kurbağa ordusuna yurt olur, kanal boyunca uzanan otlukta yaz yazlaştıkça volümü arttıran gürültücü haşerat ise yeşilbaşlara lezzetli bir serenat olurdu. Öğrenciler mi? Onlar işte bildiğin öğrenci... Binevler'de çok öğrenci vardı, en az su kanalındaki sayısız haşerat kadar öğrenci, sabah dersine yetişmek için sokağa çıktıklarında t cetvelleri birbine çarpar, takada tukada ses çıkarırdı. Bu enteresan doğa olayı uzaktan bakıldığında bir tarikat yürüyüşünü andırıyordu: omuzlarında t cetvelleriyle, suratı asık bezmiş öğrenciler çarmıhını sırtlamış hz. İsa gibi akın akın okula gidiyordu.. Evler genelde 3-4 katlı, balkonların yanında bina boyunca uzanan tahta süsler tırmanmaya son derece müsait. Geceleri özellikle, zili çalıp bütün ev ahalisini uyandirmaktan çekinen öğrenciler buralardan tırmanarak balkondan eve girer. Öğrenciler arasında gece misafirliği, gitgeller çoktur. Sıkıntıdan kendilerini pis yedili, king gibi kağıt oyunlarına veren öğrenciler geceleri Binevler?i minik bir Las Vegas?a dönüştürür, zamanın çarkları çay, sigara ve kabak çekirdeği öğütürdü.
Soğuk bir temmuz akşamıydı, evet. Binevler'de balkonda tüneyen yüzlerce öğrenciden biri, Cemal... Mimarlık birinci sınıftaydı. İsminin çok sıradan olduğunu düşünürdü. Başlarken yöneteceğin karakter için isim girilmesini bekleyen bilgisayar oyunlarında olduğu gibi, isim girmezsen "player1" olur ya Cemal de öyle bir ad, nüfus kağıdının üzerinde matbaa çıkışı gelen bir isim. İnsanın anne babası biraz özenir be, dünyaya bir sefer geliyorsun. Neyse, en azından windows/temp/XrcvteQZ.exe gibi rastgele bir virüs ismine sahip olmadığına şükretti. Cemal'in yaşadığı evde bile kendi isminde 2 tane arkadaşı vardı. Karışıklık olmasın diye, daha okulun ilk ayında "Angut Cemal? ismine layık görülmüştü. İsmi gibi hayatının da sıradan olduğunu düşünürdü. Sıradan!
Sıradan olduğunu düşünmek neyse de sıradan olduğunu hazmedememek çok tehlikelidir. Bu hazımsızlık sahibi insandan her türlü dengesizlik beklenebilir. Sıradanlığının farkında olan veya ne olduğu umurunda olmayan insanlar ise zararsız birer tavuktur. Barış, sağlık ve mutluluk içinde yaşamlarını tamamlarlar. Türküm! Doğruyum! Yasam küçükleri korumak, büyüklerimi saymak, varlığım...
Tam o sırada aşağıdan bir ıslık sesi:
-fiyuvvvv! hüooop Cemal! diye bağırdı aşağıdaki sesin sahibi, Berkantur, uzun bir tasviri haketmeyecek kadar aşağılık biriydi. Bildiğin puşt, züppe. Aklı fikri anlık eğlencelerde olan, baba parasıyla hayatını sürdürecek bir salon piçiydi. Sıradanlığı en hazmedemeyenlerden...
-Hangi Cemal?
-Angut Cemal!
-Ne be amuaogodumn? Doymadın mı kinge? Gel vereyim eline usul usul
-Ne kingi olm! Ragıp ağanın çiftliğine gidiyoz kiraz yemeğe! Torba kap gel!
(to be continued)
Çarşamba, Eylül 15
Konuralp'in Dumanlı Yolculuğu
ablasını aradı hemen, "gelebilir miyim, kalabilir miyim" diye sordu, ablası okey verdi, sevindirik oldu sesi bunun yanısıra, hoşuna gitti konuralp'in. sipariş almak için "buralardan ne getireyim sana ne istersin" sorusunu doğrulttu sonra, "oraların nesi meşhur" dedi ablası, "bi bakıp sonra seni ararım" deyip kapattı telefonu.
ilk minibüsle eve gitti, içi zıpır zupurdu, sanki çok afilli, gayet yerinde bir karar vermiş gibi hissediyordu, iyi olacaktı, iyi bir şeyler gelecekti başına sanırımdı. hem zaten aslında bir yandan da, yengeç burcu, merkür'ün terso etkisinden yeni kurtulduğundan bu kadar cevval hissediyordu kendini. kötünün kötüsü pozisyonlar bitmişti; çorbasından soluncan çıkması, yeni aldığı ayakkabılarının altının delinmesi, bir haftadır her gün denemesine rağmen balık tutamaması, nüfus cüzdanını kaybedip, belediye kayıplar amirliğine gittiğinde, camda nüfus cüzdanını görüp sevinmesinin ardından oradaki iki çocuğun "salağa bak lan nüfus cüzdanını kaybetmiş, haftanın salaklarını gelip burdan görebiliyorsun" diye konuştuklarını duyup hemen hızla tourettes sendromuna giriş yapması hep merkür'ün yüzündendi.
iyi gibi değil, basbayağı iyiydi, gitmek ona iyi gelecekti, oh gidiyordu be sonunda.
eşyalarını toparladı, gitarını, ara sıra bir şeyler karaladığı defterini, gameboy advance'ini yanına almayı unutmadı elbette ki. aslında annesi gitmesini pek istemiyordu konuralp'in, hani n'olur n'olmaz, damadı iyi bir adamdı ama konuralp'in kalmasından hoşlanmayacaktı belki, belki kavga çıkaracaktı, belki iki tane yumruk çakıp oturtacaktı ablasını, üç gün eve uğramayacak, sonra sülün gibi bir rus gacıyla basılıp gazetelere çıkacaktı. "manyaklığın lüzumu yok anne" dedi konuralp, "o zaman niye gidiyon" deyip ağlamaya başladı annesi, "hep kalbimi kırın, aman beni yerden yere vurun, herkese kızıp acısını benden çıkarın, gücünüz bana yetiyor" gibi, az biraz yüreği olan insanın yüreğini artı bonus olarak beynini kökünden bazukalayacak sözler söyleyerek. özür diledi konuralp, "annem" dedi, "bu şehir beni bozdu, darmadağın etti, bak hastalıklar edindim durduk yere, psikopat oldum, seni, dünyada herşeyden çok sevdiğim seni kırar, incitir oldum" deyip o da ağladı. "hadi ordan pislik" dedi annesi, "yav anne bak allasen" falan derken bunlar barıştılar, sarıldılar, annesi ikna oldu, apartmanın yakıt aidatından bir miktar eksiltip, konuralp'in cebine koydu zorla. "gitmeden iyice yesin de oralarda ne olur ne olmaz di mi" niyetiyle hemen yemek yapmaya girişti annesi. yumurtalı rosto yaptı, fasulye, pilav, barbunya pilaki, patates kızartması+köfte+ayran 1,5 derken saat 8 oldu kardeşim, otobüs kaçacak.
hemen hamhum şaralop yapıp yemekleri aceleyle yükünü aldı ve terminale uzadı konuralp. kılpayı yetişip bindi otobüse yerine oturdu "oohhhşşsss" diyerek rahatladı ve yerleşti koltuğuna. yanı da boştu, harika, 15 saatlik yolculuk başlamak üzereydi ve konuralp bir miktar heyecanlı, haddinden fazla rahat üstelik sesi çok güzel bir kardeşimizdi.
giderken giderken, çıkardı gameboy'unu oynamaya başladı. kendini evde sanıp sesi kısmayı unuttuğundan herkes işkillendi, ters ters baktı buna, oysa o kafasını oyundan kaldırmıyordu. hemen arka koltukta oturan 73 ya da 61 yaşlarında bir dede, "oğlum civcuv dbam zabum ütüleme kafamızı, kitar mı saz mı çalacaksan onu çal dinleyelim hep beraber" dedi, konuralp "afedersin amca, sesi kısıyorum ama gitarı otobüste çalsam olmaz ayıp olur, seven var sevmeyen var, şeyolmasın" derken, etraftan bir destek geldi kafayı yersin. herkes "çal, çal, çal gitarcı" diye bağırıp tempo tutuyordu. kendisine sevecen bakışlarla, sempatik gülüşlerle, popstaringu bir destekle yaklaşan bu ateşli kalabalığın isteğini kıramayan konuralp aldı gitarını ve konuşturdu.
merkür'ün etkisinden çıkmıştı ya namussuz, nasıl çalıyordu, öttürüyordu. iki parça çaldıktan sonra, herkes çılgınca alkışladı, hatta şoför de alkışlarken dönüp "tebrik ederim" demeye çalışınca, büyük bir kaza atlatmışlar, ipin ucundan dönmüşlerdi neredeyse. "tamam yeter, yoksa kaza yapacağız" deyip idare etmeye çalışsa da konuralp, yolcular, şoförün alkışlamaması ve arkasına dönmemesi, mola yerinde beğenilerini belirtmesi kaydıyla, konuralp'i tekrar çalmaya ikna ettiler.
"bu defa siz isteyin ben çalayım" dedi konuralp, biri pop istedi, öteki türkü, kimi arabesk istedi, diğeri dış kaynaklı hafif müzik, hepsini çaldı konuralp, bu ne hafıza, bu ne reperturar, o ne güzel ses, akordun ne güzel yavrum diyerek hayran oldu herkes. o sırada otobüs ilk molasını verdi, saat gece 11 gibi.
indiler otobüsten, tuvalete gitti, geldi, çay içmek için oturdu bir masaya, herkes selam verdi, gülümsedi, acayip mutlu oldu eşşek sıpası "sevilmek ne güzel şey ulağan" diye nârâ atmak istedi. sakinleşti sonra, çayından bir yudum alıp sigarasını yaktı. "oturabilir miyim?".. bu sesle irkildi konuralp, dalıp gittiği potansiyel istanbul maceralarından. kafasını kaldırdı ve o anda çarpıldı, sarsıldı, hörküldü, kızardı, foşardı ve zümbürtlendi. böyle bir güzellik görmemişti hiç, sımsıcak bakışlar, fındık gibi bir burun alev alev saçlar, of anam incecik bel, oy oy tarladan yeni gelmiş bol sulu rakılık kavun gibi göt be, beldne 15 santim geride duruyor alimallah, memeler mi taş, birbirine vur ateş çıkart, o dudaklar bülbüleşiyor konuştukça... pardon, ee ne diyordum. hah. bizimki "tabii, öyle, olur, belki" falan diyor ama kafa yerinde değil. o sırada "çok şekersin" sözüyle irkildi konuralp. "kesin bir salaklık yaptım, yoksa durduk yere şekersin demez bu kız milleti" diye düşündü ve kendine geldi.
"tişikkür iderim" diyerek üzerinde ekistıradan emanet duran bir ağızla cevap verdi konuralp. kasları gerildi, burun delikleri hızla açılıp kapandı, yoksa kadınlarda mı oluyordu bu, gözleri faltaşı gibi açılsın bunun, açıldı dolayısıyla. oradan buradan, şappır şuppur birbirlerini yiyerek şam'da kayısıya eşdeğer bir muhabbete giriştiler. kız hayran olmuştu konuralp'e mola bitti, otobüse bindiler ve zaten yanı boş olan konuralp'in hemen yanıcağızına oturdu kız. adı şey olsun bu kızın, eee, sevdübai. sevdübai ve konuralp kâh mır mır, kâh mıy mıy, mümkün mertebe harıl harıl birbirlerine sarıldılar, şakalaştılar, konuştular, bakıştılar. bütün otobüs sanki kendi çocuklarını evlendirmiş gibi mutlu ve tomruktu. az gittiler uz gittiler derken gece bilmemkaç tekrar mola verdi otobüs.
indiler tekrar, tuvalete gitmek için ayrıldılar, konuralp tuvaletten çıktığında, sevdübai elinde 2 şişe sodayla bekliyordu. "soda aldım, midemiz rahatlar di mi" dedi sevdübai, acayip hoşuna gitti konuralp'in düşünülmüş olmak. aceleyle yanarcasına dikti sodayı konuralp, bir dikişte içti, bağrı yandı, ağzı dili eğildi ama, bir dikişte içerek ne kadar memnun olduğunu gösterecekti aklı sıra. sevdübai ise, sodasıyla birlikte sigara içmek istiyordu. sigarasını çıkarmaya çalışırken soda şişesini elinden düşürdü, paramparça oldu tabii, üzüldü müzüldü. konuralp "tekrar alayım, alayım ben sana bi tane daha" falan dediyse de, istemedi sevdübai, "sana sarılayım yeter" dedi, sarıldı konuralp'e, birlikte otobüsün yıkanıp temizlenişini izlediler. anons geldi biraz sonra otobüse bindiler, yanyana sarılıp oturdular tekrar. üç beş kelâm ettmişlerdi ki, kısa bir suskunluk arasında konuralp, sevdübai'nin başına omzunu yaslayıp uykuya daldı. yüzündeki ifade çok sevimliydi konuralp'in.
uyandığında yanı boştu. koltuğun altına, ayakkabılarının içine, kendi koltuğuna baktı, sevdübai yoktu. arkasında oturan 64 yaşındaki amcaya sordu, "git pislik" diye cevap verdi amca. "n'ooldu amca ya ben ne yaptım" dedi konuralp "sus ahlâksız" cevabıyla sarsıldı. yandaki o eşsiz gülümseyen tek çocuklu aileye sordu "sevdübai'yi gördünüz mü" diye, kadın "allah belanı versin" derken, adam "yolculuğu zehir ettin, yuh sana hayvan" diye cevap verdi. muavini çağırıp sordu, "abi hayırdır gece ne oldu" dedi, "ulan sen ne öküz adammışsın, nerden aldık seni otobüse" diye cevap verdi. çıldıracaktı konuralp koltuğundan kalktı, sevdübai'nin yerine bakmaya gitti, oradaydı sevdübai, "sevdübai?" dedi, cevap yok, "sevdübai duymuyor musun beni" dedi, "yeterince duydum iğrenç pislik" diye cevap verdi sevdübai. "ne yaptım ben, neden bu güzelliği bozuyorsun" diye dişlerini sıkarak sordu, sevdübai'nin yanındaki teyze "ossuruklu" dedi konuralp'e, sonra arkadak birisi daha "hayvan gibi osuruyorsun" dedi, başka birisi daha "burnumuzun direği kırıldı senin yüzünden", "boğuluyorduk ulan pis osturuklu", ossuruk, osturuk, osuruh, herkes osuruktan bir şeyler söylüyordu. anlaşılan evde yediği, barbunya, fasulye, patates vesaire sodayla birleşince müthiş bir patlamaya sebebiyet vermişti. kıpkırmızı oldu konuralp. "hayır ben yapmadım" diyecek oldu ama şoför "ne yapmadın ulan osturuk kafa, al şu paranı in otobüsten" diyerek bilete verdiği parayı konuralp'e geri vererek, otobüsü sağa çekti ve konuralp'ten inmesini istedi. yolcular hep birden "helal kaptan" diye bağırıyorlar, kimi "oh temiz hava" diye kapılara yanaşıyordu. konuralp indi otobüsten, bir bolu girişinde, yokuşun başında, bir daha soda içmemeye yemin ederek yürümeye başladı. daha sonra hiç görülmedi konuralp, osuruklu konuralp.
işin özü: sodaya limon sıkınca gaz yapmıyormuş.
Pazartesi, Ağustos 9
Seni Düşünmek
Seni düşünmek umutlu şey
Dünyanın en güzel sesinden demiş
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey
Fakat artık umut yetmiyor bana
Ben artık şarkı dinlemek değil
Şarkı söylemek istiyorum
Diyerek şiirini sonlandırmış şair.
Pazartesi, Ağustos 2
Merhaba Ben Hıdır, Elimden Gelen Budur
1)
- Merhaba ben Polat. 30 yaşındayım, Samsunluyum.
- Selam, ben de Elif. İzmirliyim, esmerim, 1.72 boyundayım.
- Merhaba Elif, kaç yaşındasın peki?
- 22 yaşındayım. Peki sen esmer misin, kumral mı? Yoksa sarışın mı?
- Kumralım.
- Aaa öyle mi? Bense esmerim.
- Evet söylemiştin.
- Doğru ya, en başta söylemiştim.
- İzmirde havalar nasılmış?
- Sıcakmış oldukça.
- 22 yaşındayım demiştin değil mi?
- Evet, 22 yaşındayım.
- İzmirlisin, esmersin.
- Evet, ve adım Elif. 1.72 boyundayım.
- Ben de 30 yaşındayım işte, Samsunluyum.
- Evet ne güzel.
- Adım da Polat.
- Peki Polat, benim en çok hangi özelliğim dikkatini çekti?
- Açıkçası tek bir özelliğini söylersem diğerlerine haksızlık olur.
- Yani?
- İzmirli, esmer ve 1.72 boyunda olman bir bütün olarak dikkatimi çekti yani.
- Teşekkürler. Benimse en çok adının Polat olması ilgimi çekti.
- Dedemin adı.
- Ne bileyim, güzel bir isim Polat. Mesela Abdullah da olabilirdi ismin.
- Elif de güzel isim.
- Evet, alfabenin ilk harfi. Arap alfabesinin yani.
- Peki ne kadar esmersin? Çok mu, az mı? Yani bir Arap kadar esmer misin mesela?
- Hayır normal bir esmerim.
- Ben de normal bir kumralım.
- Zaten Polat ismine de kumrallık yakışır.
- E yani.
- Sarışın bir Polat düşünemiyorum mesela.
- Ah hah evet.
- Samsunun içinden misin?
- Evet, merkez.
- Demek 30 yaşındasın.
- Ya işte, öyle.
- Benden tam 8 yaş büyüksün.
- Evet, birçok insandan büyüğüm. Bazılarından da küçüğüm tabii. Mesela dedemden.
- Onun adı da Polat'dı değil mi? Gerçekten güzel isim. "Polat Dede" kulağa hoş geliyor.
- "Elif Nene" de keza öyle.
- Daha çok gencim ama. Senden 8 yaş gencim. 1.72 boyundayım.
- Ben de bir elliyim.
- Nasıl yani? Polat ismine göre oldukça kısaymışsın. Genetik mi?
- Hayır, genetik değil. Bir espri.
- Anlamadım. Neyse Polat sana mutluluklar dilerim. Keşke boyunu da söyleseydin en başta.
- Anlamanı beklemiyordum zaten. Boyum 1.90, Samsunluyum. Sana da mutluluklar.
2)
- Selam, ben Elif. İzmirli'yim, 22 yaşındayım, 1.72 boyundayım, dandik esprilerden hoşlanmayan bir karakterdeyim.
- Merhaba ben Abdullah, 80 kiloyum, uzun boyluyum.
- Memnun oldum Abdullah!
- Ben de memnun oldum.
- Mutluluklar Abdullah!
- Öyle olsun bakalım.
3)
- Alo. Ben Arzu, 20 yaşındayım, sarışınım, tenis oynarım.
- Merhaba ben Polat. Samsunlu'yum.
- Kaç yaşındasın peki?
- Dedemin adı da Polat. Bana da o yüzden koymuşlar. Polat güzel isim değil mi?
- Evet tabii. Memnun oldum Polat.
- Ben de.
- Mutluluklar Polat.
- Mutluluklar.
Perşembe, Temmuz 29
Uzaklarda Arama Çünkü Sen İçimdesin
Çözüm arayışlarımın bir döneminde kendimden yaşca küçük insanlarla, net konuşmak gerekirse ilkokullu veletlerle, arkadaşlık kurmayı denedim. Nerede bir çocuk görsem hemen yakınlık kuruyor, "Kaç yaşındasın?", "Kaça gidiyorsun?", "Zayıf var mı?", "Kuş kalkıyor mu?", "Manitan var mı lan kerata?" gibi klasik sorulardan sonra; veletlere sorulan, beni de zamanında az sinir etmemiş basit zeka soruları soruyor, velet cevabı bilemeyip afallayınca mutlu oluyor, o salak sorunun cevabını velete en ince detayında anlatırken adeta kendimden geçiyordum. Ta ki o veletle, sorduğum soruların hepsini bilip ardından "Bu tür basit ve yıllardan beri sorulan soruları sorarak benimle birşeyler paylaştığını mı düşünüyorsun? Amacın beni eğlendirmek mi, yoksa aslında kendini mi tatmin etmek istiyorsun?" diyen o çokbilmiş piç kurusuyla karşılaştığım o boktan güne kadar epey işe yaradı bu.
Esra Ceyhan ve Savaş Abi'nin programlarına telefon bağlantısı kurmayı denedim sonra. Bu da gayet güzel gidiyordu. Ortaya salak bir genelleme atıyor, ardımdan telefon açanların ve stüdyo konuklarının saatlerce bu salak genellemeyi tartışmasını izlerken tatminlerden tatminlere koşuyordum. (Bir keresinde gülmekten kendimi tutamayıp battaniyeyi ısırmıştım). Fakat bir müddet sonra sesim izleyiciler tarafından tanınmaya başladığı için -her ne kadar katılımımdan memnun olsalar da- beni programlarına almayı kestiler bu abi ve ablalar. Bu macera da böylece bitmiş oldu.
Bana en büyük tatminlerimi yaşatacak internet'i keşfettim sonra. Romantik bir kisve vermiştim kendime. O tartışma forumu senin, bu arkadaşlık sitesi benim geziyor, "Basur Nedir Nasıl Tedavi Edilir?" gibi başlıklara bile romantik yorumlar giriyordum. Ünüm o kadar artmıştı ki, günde onlarca kişiyle tanışıyor; hayat, aşk, yalnızlık vesaire üzerine saçma salak sözler söylüyor, bunların yüzde ellisini kendime hayran bırakıyordum. Arada bana küfür edenler, hakkımda uzun analiz yazıları yazanlar da çıkıyordu elbette, ama bunlar keyfimi ve ünümü arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu. (Ahhah ha). İnternete bağlanmamı sağlayan şerefsiz ISP'nin, kızının ICQ loglarını inceleyen bir babaya açık adresimi vermesiyle boğazımda düğümlenen kahkahalarım bu müthiş günlerin de sona erdiğinin habercisi olmuştu.
Kendimden salak insanları bulmanın daha başka yollarını umutsuzca düşündüğüm günlerden bir gün aniden beynimde bir şimşek çaktı. Sorun kendimdeydi, o zaman çözümü başkalarında aramak anlamsızdı. Çünkü çözüm de kendimde olmalıydı. Evet ya, neden aklıma hiç gelmedi ki bu? Kendimi cahil cühela hissetmemin nedeni tamamen kendimdim...
Hemen kalkıp mobilyacılar çarşısına gittim, ortaboy, meşeden, güzel bir kütüphane alıp eve getirdim. Evin en güzel köşesine zevkle kurdum. Kütüphanenin dibinde mışıl mışıl uyumuşum.
Ertesi gün büyük kitapçılardan birine gidip onlarca bilim, felsefe, edebiyat, tarih, sosyoloji ve şiir kitabı aldım. Kitapçıdakiler beni o kadar sevdiler ki bir de klasik romanlar serisi hediye ettiler (Paranın gözü körolsun). Yaklaşık iki saatimi kitapları kütüphanenin raflarına dizmeye ayırdım. Felsefe kitapları sağda, hemen yanında sosyoloji kitapları duruyor... Aynı kategoriye ait kitapları da boylarına göre dizmek lazım...
O kutlu günden beri çok mutluyum. Kendime güvenim tam. Aklıma geldikçe, gözüme çarptıkça elime bir kitap alıyor, sayfalarını şöyle bir çevirip kitabın ruhunu içime çekiyor, sonra yerine koyuyorum. Bu kitapların hepsi benim ve biliyorum ki birgün mutlaka hepsini okuyacağım. Yani okumasam bile istediğim an okuyabilme şansım var en azından değil mi? İstesem ben de o çokbilmiş arkadaşlarım gibi çokbilmiş olabilirim. Bir iki saatime bakar.
l'auteur a débranché
Hızla geçerken günler ve arada bir ufolar görülürken ülkenin bazı köylerinde, her gece, her hikayeyle gökten sayılı ve sağlam üç elma düşüyordu birilerinin başına. bir adam sırf hikaye anlatarak, -satmak üzere- bir araba elma doldurabilmişti, oysa (1 ay) elmanın diyetlerde pek işe yaradığı o zamanlar bilinmediğinden, çok da fazla talibi olmuyordu elmaların.
Çekirdek ailenin güzel bir kız çocuğu semtin ilk okuluna tek başına gidip gelirken, minik ailenin utangaç erkek çocuğu annesinin elini tutarak okula getiriliyor, akşamları babası tarafından eve götürülüyordu. Aynı okulun ayrı sınıflarında aynı doğum tarihine sahip iki ayrı insan türünün yeni jenerasyonları, genellikle hemcinsleri ile arkadaşlık kelimesinin anlamını öğrenmeye başlamışlardı.
Çekirdek ailenin bir güzel kızı ilkokulun son sınıfında okul müsamerelerine katılarak fotoğraf arşivine başka kahverengi ve sosyal fotoğraflar bırakırken, soy devam ettirmek isteyen ailenin minik erkek çocuğu da kendi arkadaş grubuyla beraber japon kale maç ya da tıfıl uzun eşşek oynayabiliyordu. gökten elma atan kişi o sıralar eğlence olsun, hikaye anlatan adam sevinsin diye havuç, nar, karpuz, vb. meyveler atmaya başlamıştı, adamsa manav açmakta hiç gecikmemiş, dekorasyona para vermemişti.
ortaokul yıllarında manav hariç aynı sınıfa düşen potansiyel hikaye kahramanları aynı kümede yer almakla kalmamış, birbirlerinin evlerine gidip gelmişlerdi. beraber ders çalışmışlardı, oyun oynamış, fıkra anlatmış, balıklara yem vermiş, kütüphaneye gidip çizgiroman okumuşlardı. (27 gün)
göğüsleri yeni yeni büyümeye başlayan ailenin çekirdeği güzel kız takdir alarak ortaokuldan mezun olurken, göğüsleri asla büyümeyecek olan minik ailenin soy devam ettirme misyonu taşıyan erkek çocuğu, teşekkür belgesini 2 puanla kaçırmıştı. siyah ve beyazın bir çok tonunu içinde barındıran fotoğraflarla mezun olmuşlar, karnelerle kişileştirilmişlerdi.
Çekirdek ailenin reisi konumundaki babası yaz tatilinde, kızını götürdüğü denizde boğulup ölünce, tamamen bir odaya kapanan çekirdek ailesiz eski sosyal, güzel kız neredeyse annesinden başkasıyla konuşmaz olmuş, soy devam ettirme yanlısı ailenin artık minik olmayan oğulları ise okulu bırakıp artık yaşlanan babasının yerine kasapta çalışmaya başlamış, amaçsız büyümüş bir delikanlıydı o sıralarda. (34 gün) manavsa, anlattığı bi hikaye sonrası kafasına avakado düşmesi sonucu artık bir hikaye olmuştu.
genç ve soy devam ettirmek amaçlı kasap, daha çok dergi, kitap, ansiklopedi gibi kültür amaçlı yayınlara para harcarken, pek de parası olmayan eski çekirdek ailenin güzel ve biricik kızı da, herhangi bir gereklilikle evden çıktığında bile, yerde bulduğu bir kağıt parçasını okumadan geçmez olmuştu.
bu dışarı çıkışlar sırasında çekirdeğinin tek kabuğunu kaybetmiş ailenin bir güzel kızını beğenen mahalle efradı kıza "iki dirhem bir çekirdek" tanımlamasını çoktan yapıştırmışlar, sırayla istemeye gitmek için kura bile çekmişlerdi. iki dirhem kızsa hiç bir çekirdek ailenin teklifini kabul etmemiş, evlenmemek fikrinden dönmeyeceğini annesine kısa fakat ucunca açıklamıştı. (17 dakika)
ve bu olası hikayenin geleneksel muhteviyatı içinde karşılaşmaları şarttı elbette. iki dirhem bir çekirdek kız akşam yemeği için yağsız kıyma almak amacıyla girdiği kasapta bir zamanlar geniş zaman içlerinde beraber olduğu, artık eskisi kadar kuzu görünmeyen arkadaşını tanımakta gecikmemiş, soy devam ettirmek için dünyada var olan taze kasapsa, araya giren münferit ayrılığa lanet edercesine bir yakınlaşmak ihtiyacı hissetmiş; (19 dakika) fakat yağlı elleri, önlüğü, yüzü ötesinde, eski iki dirhem kızın artık eskisi gibi güleryüzlü olmadığını, hatta bıkmış, yorulmuş, terkedilmiş hissettiğini anlamış ve bundan dolayı uzak durmayı yeğlemişti. kuğuları öldüren bir kaç dakika sessizlik tahta geçerken, diğer tüm kardeş alternatiflerini boğdurtmuş, olay mahallindeki iki tesadüf insanın gözlerinde "beraberlik yılları", isimli anı filmi, sessizliğin makinist olmasıyla tekrar vizyona girmiş, yüzlerdeki şaşkın ifade de, yüzü çoktan gevşek ve sevecen ifadelerin oturması için terketmişti. (4 sene)
en nüfuzlu müşterilere ve daha öncelikli olarak aile efradına takdim edilmek üzere zulalanmış yağsız kıymalardan (11 dakika), renk ve ton olarak da belli bir çekiciliği bulunan bir miktarını eli ayağı birbirine dolanarak kenara ayırmaya çalışan baba ocağının bir sonraki müstakbel tüttürücüsü, (57 dakika) ardı sıra tezgahın üstündeki raflardan özel ambalaj kağıdı almaya çalışırken, destek almak için ayağını bastığı et çekme makinasının aniden kaptığı, amcasının "yiğide bu yakışır" diyerek hediye ettiği halis muhlis Çarşamba işi yumurta topuk pabuçlarından birinin çıkardığı sesle irkildi ve titreyerek raflardan aklını başına alıp, tekrar yeryüzüne indi. iki dirhem ve hatta bir çekirdek kadar doyulmaz kız, uzun zamandır ilk defa başını yerden kaldırıp gülümserken, sakar kasap yüreğinin kısadevre yaptığına dair "zöt, zötürt" diye sesler geldiğini farkedip, yıllardır başına gelen en güzel şeyi, illa ki ilahi bir peri gülümsemesini japon çizgi filmi gözleriyle izliyordu, gözbebekleri titriyor, elleri titriyor, ağzı gülüp gülmemek arasındayken bir sinüs dalgasına dönüşüyor, yüreği zaten kısadevre, çocuk helak oluyordu. bunu farkeden ikiden dirhem tek çekirdek kız, (14 dakika) kasap olarak görmekle şaşırdığı eski arkadaşının, kendisi karşısındaki bu heyecandan çok helecanlı, şaşırmışdan çok sapıtmış haline bakıp bakıp, she-ra'nın güç toplaması gibi faili aşikar bir enerjiyle doluyordu sanki. tam olarak öyle değil ama, sanki işte... hemen tezgahın üzerinde duran bardağa, yine tezgahın üzerinde duran belli ki sırf bunun için konulmuş sürahiden biraz su doldurup, suyu halen rezonans halinde olan yürekten breakdans'çı kasap, eski arkadaşının yüzüne fırlattı.
suratına suyu yediğinde, irkilip kendine gelen soydan kasap, irkilip kendine gelene kadar, yağsız bir çekirdek kadar düzgün fizikli kızın dükkana girişinden şu anda bulunduğu ana kadar olanları gayet ağır çekimde gözlerinin önünden geçirdi, yetmedi bir daha, olmadı bir daha (3 saat) ve özür dileyerek derin bir nefes aldı. sonra ikisi de güldüler birbirlerine bakıp, ikisi de ikisinin de kafasında, biraz cızırtılı bir sesle, emel sayın'dan "gülmek sana yakışıyor" şarkısı terennüm ediliyordu. (3 gün)
kasapoğlu kasap, içinde bulunduğu bu garip duyguların yabancılığına yenilip ani bir telaşla hemen eti hazırladı, bu arada hatırladı ki, eskiden çizgi-roman bile okuyorlardı beraber. daha sabah dükkana gelirken aldığı tarkan cildinin ortasına bir kağıt serip, eti tarkan cildine sardı, buna bayağı uğraştı ama becerdi. eti poşete koyup uzattı hayallerine doğru, hayalleri eti aldı ve o da parasını uzattı, kendini mutlu hatırladığı geçmişine doğru. (1,5 saat) geçmiş parayı almadı, hayalleri üsteledi, hayallerin yaptığı yemekten geçmişine de bir tabak getirmesi biçiminde bir anlaşma yaptılar. kız genelde eti annesinin marketten aldığını, çok fazla dışarı çıkmadığını anlattı, oğlan zaten bir buçuk haftadır dükkana bakmaya başladığını, ondan evvel kendisinin de pek dışarı çıkmadığını belirterek aslında şimdi belki biraz daha sık sık karşılaşabileceklerini söylemiş oldu alttan alta.
kız sadece gülümseyen gözleriyle bu görüşmenin kendisinde yarattığı duygulara dair söylemesi gereken her şeyi ve söylemesine gerek olmayan şeyleri bile söyleyip dükkandan ayrılırken, kasap şaşkın bakışlarında kilitlenip kalmış gözbebeklerini zar gibi sallayıp, kısa metrajlı film izlemişçesine herkülerek tek dirhem yek çekirdek kıza beklemesini söyledi. duralayınca kız, hemen koşupverip, sabahtan atatürk meydanı'ndaki bir çingeden alıp, özenle vitrindeki kuzuların kıçlarına yerleştirdiği karanfilleri topladı ve demet yaparak kızın eline tutuşturdu. (2 saat)
...
sonra bunlar evlenmiş işte. habire vuruşmuşlar, sokmuş çıkarmışlar, absorbe etmişler sabah akşam.
...
bir şey yazmaya kalkıyorsun beşşüzbin kere bölünüyor, insanda istek, arzu, kafa kalmıyor işin aslı. e, işe de gelmek zorundayız. skeyim böyle işin ıstırabını o zaman ben. ne de güzel olacaktı bitseydi... bi avakodo da benim kafama düşse de, bitse şu çile be.
ha, o süreler ney, belli işte, bunu yazmaya başladıktan sonra, araya ne kadar "ara" girdi, onun süreleri. yuh tabii. yuh.
Pazar, Temmuz 25
Bıkkınç Sorular Kafe'si
Sinema ve dizi oyuncularına sık sık sorulan sorulardan birisi de budur. Aslında tek bir soruyla hem kişinin canlandırdığı karakteri ne kadar anladığını hem de kendisini ne kadar tanıdığını öğrenebilmeye imkan tanıması açısından gayet güzel ama yıllardan beri sürekli sorulduğundan değerini kaybetmiş gözüküyor. Genelde geçiştirici cevaplar verilir. Ya da çok önemsiz ve sıkıcı detaylardan bahsederler. Şunlar da olabilir:
- Oynadığınız karakterle benzer noktalarınız var mı?
- Elbette, önce insanız.
- Oynadığınız karakterle benzeşiyor musunuz?
- Mesleklerimiz dışında çok benziyoruz aslında, ahhah ha.
(Aktrist burada ben fahişe değilim, ama ruhum fahişe demeye getiriyor)
- Oynadığınız karakterle benzer noktalarınız bulunuyor mu?
- Sanmıyorum. Ben onu canlandırıyorum, o beni öldürüyor.
(İflahım gevriyor, yüreğimi söküyor bu iş manasına. Daha fazla para istiyor da olabilir tabii.)
- Peki oynadığınız karaktere gelelim, benzer noktalarınız var mı?
- Hiç yok.
(Her kalıba girerim, şahane bir oyuncuyum mu diyorsun yani?)
- Canlandırdığın karakter sana benziyor mu Kont?
- Hav
(Evet)
- Oynadığınız karakterde kendinizden bir şeyler buluyor musunuz?
- Kendimi oynuyorum ya zaten. As himself olarak yani.
- Ay pardon, geçen röportajdan karışmış.
- Oynadığınız karakter size benziyor mu?
- Ben oynamam, yaşarım.
- Diyelim ki ölmüş bir adamı canlandırıyorsunuz.
- Ölümü yaşarım.
- Sevişme sahnelerinde de gerçekten sevişiyorsunuz o zaman.
- Sevişmeyi de yaşarım.
- Eşiniz ne diyor bu duruma?
- Eşime bunlardan bahsetmiyorum haliyle.
- Fakat bu röportaj haftaya yayımlanacak biliyorsunuz.
- Bak bu kötü oldu o zaman.
- Sanırım bir ayrılık yaşayacaksınız.
- Sanırım.
- Oynadığınız karakterle kendinizi karşılaştırdınız mı hiç, benziyor musunuz yani?
- Profilden evet.
(Komiğim)