kelamtıraş

Perşembe, Temmuz 29

Uzaklarda Arama Çünkü Sen İçimdesin

Yatağımın sol tarafını duvara yaslamam bile günboyunca yaşadığım o tarifsiz sıkıntı ve herşeye sinirlilik halinin geçmesini sağlayamıyordu artık. Kendimi eksik, cahil, hatta cühela, kısacası öküz bir insan olarak hissediyor, bundan müthiş bir sıkıntı ve öfke duyuyordum. Çözemedeğim bulmacaları yırtıp atıyor, içinde bilmediğim kelimeler geçen cümleler kuran insanlara içimden ana avrat düz gidiyordum.

Çözüm arayışlarımın bir döneminde kendimden yaşca küçük insanlarla, net konuşmak gerekirse ilkokullu veletlerle, arkadaşlık kurmayı denedim. Nerede bir çocuk görsem hemen yakınlık kuruyor, "Kaç yaşındasın?", "Kaça gidiyorsun?", "Zayıf var mı?", "Kuş kalkıyor mu?", "Manitan var mı lan kerata?" gibi klasik sorulardan sonra; veletlere sorulan, beni de zamanında az sinir etmemiş basit zeka soruları soruyor, velet cevabı bilemeyip afallayınca mutlu oluyor, o salak sorunun cevabını velete en ince detayında anlatırken adeta kendimden geçiyordum. Ta ki o veletle, sorduğum soruların hepsini bilip ardından "Bu tür basit ve yıllardan beri sorulan soruları sorarak benimle birşeyler paylaştığını mı düşünüyorsun? Amacın beni eğlendirmek mi, yoksa aslında kendini mi tatmin etmek istiyorsun?" diyen o çokbilmiş piç kurusuyla karşılaştığım o boktan güne kadar epey işe yaradı bu.

Esra Ceyhan ve Savaş Abi'nin  programlarına telefon bağlantısı kurmayı denedim sonra. Bu da gayet güzel gidiyordu. Ortaya salak bir genelleme atıyor, ardımdan telefon açanların ve stüdyo konuklarının saatlerce bu salak genellemeyi tartışmasını izlerken tatminlerden tatminlere koşuyordum. (Bir keresinde gülmekten kendimi tutamayıp battaniyeyi ısırmıştım). Fakat bir müddet sonra sesim izleyiciler tarafından tanınmaya başladığı için -her ne kadar katılımımdan memnun olsalar da- beni programlarına almayı kestiler bu abi ve ablalar. Bu macera da böylece bitmiş oldu.

Bana en büyük tatminlerimi yaşatacak internet'i keşfettim sonra. Romantik bir kisve vermiştim kendime. O tartışma forumu senin, bu arkadaşlık sitesi benim geziyor, "Basur Nedir Nasıl Tedavi Edilir?" gibi başlıklara bile romantik yorumlar giriyordum. Ünüm o kadar artmıştı ki,  günde onlarca  kişiyle tanışıyor; hayat, aşk, yalnızlık vesaire üzerine saçma salak sözler söylüyor, bunların yüzde ellisini kendime hayran bırakıyordum. Arada bana küfür edenler, hakkımda uzun analiz yazıları yazanlar da çıkıyordu elbette, ama bunlar keyfimi ve ünümü arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu. (Ahhah ha). İnternete bağlanmamı sağlayan şerefsiz ISP'nin, kızının ICQ loglarını inceleyen bir babaya açık adresimi vermesiyle boğazımda düğümlenen kahkahalarım bu müthiş günlerin de sona erdiğinin habercisi olmuştu.

Kendimden salak insanları bulmanın daha başka yollarını umutsuzca düşündüğüm günlerden bir gün aniden beynimde bir şimşek çaktı. Sorun kendimdeydi, o zaman çözümü başkalarında aramak anlamsızdı. Çünkü çözüm de kendimde olmalıydı. Evet ya, neden aklıma hiç gelmedi ki bu? Kendimi cahil cühela hissetmemin nedeni tamamen kendimdim...

Hemen kalkıp mobilyacılar çarşısına gittim, ortaboy, meşeden, güzel bir kütüphane alıp eve getirdim.  Evin en güzel köşesine zevkle kurdum. Kütüphanenin dibinde mışıl mışıl uyumuşum.

Ertesi gün büyük kitapçılardan birine gidip onlarca bilim, felsefe, edebiyat, tarih, sosyoloji ve şiir kitabı aldım. Kitapçıdakiler beni o kadar sevdiler ki bir de klasik romanlar serisi hediye ettiler (Paranın gözü körolsun). Yaklaşık iki saatimi kitapları kütüphanenin raflarına dizmeye ayırdım. Felsefe kitapları sağda, hemen yanında sosyoloji kitapları duruyor... Aynı kategoriye ait kitapları da boylarına göre dizmek lazım...

O kutlu günden beri çok mutluyum. Kendime güvenim tam. Aklıma geldikçe, gözüme çarptıkça elime bir kitap alıyor, sayfalarını şöyle bir çevirip kitabın ruhunu içime çekiyor, sonra yerine koyuyorum. Bu kitapların hepsi benim ve biliyorum ki birgün mutlaka hepsini okuyacağım. Yani okumasam bile istediğim an okuyabilme şansım var en azından değil mi? İstesem ben de o çokbilmiş arkadaşlarım gibi çokbilmiş olabilirim. Bir iki saatime bakar.

l'auteur a débranché

Kahverengi tonlu fotoğrafların albümlere özenle yerleştirildiği zamanlardı. bir çekirdek ailenin çekirdek gibi bir kız çocukları olmuştu henüz. onunla aynı zamanlarda, yakın bi yerlerde bir başka minik aileninse soy devam ettirmeye niyetlenilmiş erkek çocukları hayat tenefüsüne çıkmıştı annesinin karnından.(7 dakika)

Hızla geçerken günler ve arada bir ufolar görülürken ülkenin bazı köylerinde, her gece, her hikayeyle gökten sayılı ve sağlam üç elma düşüyordu birilerinin başına. bir adam sırf hikaye anlatarak, -satmak üzere- bir araba elma doldurabilmişti, oysa (1 ay) elmanın diyetlerde pek işe yaradığı o zamanlar bilinmediğinden, çok da fazla talibi olmuyordu elmaların.

Çekirdek ailenin güzel bir kız çocuğu semtin ilk okuluna tek başına gidip gelirken, minik ailenin utangaç erkek çocuğu annesinin elini tutarak okula getiriliyor, akşamları babası tarafından eve götürülüyordu. Aynı okulun ayrı sınıflarında aynı doğum tarihine sahip iki ayrı insan türünün yeni jenerasyonları, genellikle hemcinsleri ile arkadaşlık kelimesinin anlamını öğrenmeye başlamışlardı.

Çekirdek ailenin bir güzel kızı ilkokulun son sınıfında okul müsamerelerine katılarak fotoğraf arşivine başka kahverengi ve sosyal fotoğraflar bırakırken, soy devam ettirmek isteyen ailenin minik erkek çocuğu da kendi arkadaş grubuyla beraber japon kale maç ya da tıfıl uzun eşşek oynayabiliyordu. gökten elma atan kişi o sıralar eğlence olsun, hikaye anlatan adam sevinsin diye havuç, nar, karpuz, vb. meyveler atmaya başlamıştı, adamsa manav açmakta hiç gecikmemiş, dekorasyona para vermemişti.

ortaokul yıllarında manav hariç aynı sınıfa düşen potansiyel hikaye kahramanları aynı kümede yer almakla kalmamış, birbirlerinin evlerine gidip gelmişlerdi. beraber ders çalışmışlardı, oyun oynamış, fıkra anlatmış, balıklara yem vermiş, kütüphaneye gidip çizgiroman okumuşlardı. (27 gün)

göğüsleri yeni yeni büyümeye başlayan ailenin çekirdeği güzel kız takdir alarak ortaokuldan mezun olurken, göğüsleri asla büyümeyecek olan minik ailenin soy devam ettirme misyonu taşıyan erkek çocuğu, teşekkür belgesini 2 puanla kaçırmıştı. siyah ve beyazın bir çok tonunu içinde barındıran fotoğraflarla mezun olmuşlar, karnelerle kişileştirilmişlerdi.

Çekirdek ailenin reisi konumundaki babası yaz tatilinde, kızını götürdüğü denizde boğulup ölünce, tamamen bir odaya kapanan çekirdek ailesiz eski sosyal, güzel kız neredeyse annesinden  başkasıyla konuşmaz olmuş, soy devam ettirme yanlısı ailenin artık minik olmayan oğulları ise okulu bırakıp artık yaşlanan babasının yerine kasapta çalışmaya başlamış, amaçsız büyümüş bir delikanlıydı o sıralarda. (34 gün) manavsa, anlattığı bi hikaye sonrası kafasına avakado düşmesi sonucu artık bir hikaye olmuştu.

genç ve soy devam ettirmek amaçlı kasap, daha çok dergi, kitap, ansiklopedi gibi kültür amaçlı yayınlara para harcarken, pek de parası olmayan eski çekirdek ailenin güzel ve biricik kızı da, herhangi bir gereklilikle evden çıktığında bile, yerde bulduğu bir kağıt parçasını okumadan geçmez olmuştu.

bu dışarı çıkışlar sırasında çekirdeğinin tek kabuğunu kaybetmiş ailenin bir güzel kızını beğenen mahalle efradı kıza "iki dirhem bir çekirdek" tanımlamasını çoktan yapıştırmışlar, sırayla istemeye gitmek için kura bile çekmişlerdi. iki dirhem kızsa hiç bir çekirdek ailenin teklifini kabul etmemiş, evlenmemek fikrinden dönmeyeceğini annesine kısa fakat ucunca açıklamıştı. (17 dakika)

ve bu olası hikayenin geleneksel muhteviyatı içinde karşılaşmaları şarttı elbette. iki dirhem bir çekirdek kız akşam yemeği için yağsız kıyma almak amacıyla girdiği kasapta bir zamanlar geniş zaman içlerinde beraber olduğu, artık eskisi kadar kuzu görünmeyen arkadaşını tanımakta gecikmemiş, soy devam ettirmek için dünyada var olan taze kasapsa, araya giren münferit ayrılığa lanet edercesine bir yakınlaşmak ihtiyacı hissetmiş; (19 dakika) fakat yağlı elleri, önlüğü, yüzü ötesinde, eski iki dirhem kızın artık eskisi gibi güleryüzlü olmadığını, hatta bıkmış, yorulmuş, terkedilmiş hissettiğini anlamış ve bundan dolayı uzak durmayı yeğlemişti. kuğuları öldüren bir kaç dakika sessizlik tahta geçerken, diğer tüm kardeş alternatiflerini boğdurtmuş, olay mahallindeki iki tesadüf insanın gözlerinde "beraberlik yılları", isimli anı filmi, sessizliğin makinist olmasıyla tekrar vizyona girmiş, yüzlerdeki şaşkın ifade de, yüzü çoktan gevşek ve sevecen ifadelerin oturması için terketmişti. (4 sene)

en nüfuzlu müşterilere ve daha öncelikli olarak aile efradına takdim edilmek üzere zulalanmış yağsız kıymalardan (11 dakika), renk ve ton olarak da belli bir çekiciliği bulunan bir miktarını eli ayağı birbirine dolanarak kenara ayırmaya çalışan baba ocağının bir sonraki müstakbel tüttürücüsü, (57 dakika) ardı sıra tezgahın üstündeki raflardan özel ambalaj kağıdı almaya çalışırken, destek almak için ayağını bastığı et çekme makinasının aniden kaptığı, amcasının "yiğide bu yakışır" diyerek hediye ettiği halis muhlis Çarşamba işi yumurta topuk pabuçlarından birinin çıkardığı sesle irkildi ve titreyerek raflardan aklını başına alıp, tekrar yeryüzüne indi. iki dirhem ve hatta bir çekirdek kadar doyulmaz kız, uzun zamandır ilk defa başını yerden kaldırıp gülümserken, sakar kasap yüreğinin kısadevre yaptığına dair "zöt, zötürt" diye sesler geldiğini farkedip, yıllardır başına gelen en güzel şeyi, illa ki ilahi bir peri gülümsemesini japon çizgi filmi gözleriyle izliyordu, gözbebekleri titriyor, elleri titriyor, ağzı gülüp gülmemek arasındayken bir sinüs dalgasına dönüşüyor, yüreği zaten kısadevre, çocuk helak oluyordu. bunu farkeden ikiden dirhem tek çekirdek kız, (14 dakika) kasap olarak görmekle şaşırdığı eski arkadaşının, kendisi karşısındaki bu heyecandan çok helecanlı, şaşırmışdan çok sapıtmış haline bakıp bakıp, she-ra'nın güç toplaması gibi faili aşikar bir enerjiyle doluyordu sanki. tam olarak öyle değil ama, sanki işte... hemen tezgahın üzerinde duran bardağa, yine tezgahın üzerinde duran belli ki sırf bunun için konulmuş sürahiden biraz su doldurup, suyu halen rezonans halinde olan yürekten breakdans'çı kasap, eski arkadaşının yüzüne fırlattı.

suratına suyu yediğinde, irkilip kendine gelen soydan kasap, irkilip kendine gelene kadar, yağsız bir çekirdek kadar düzgün fizikli kızın dükkana girişinden şu anda bulunduğu ana kadar olanları gayet ağır çekimde gözlerinin önünden geçirdi, yetmedi bir daha, olmadı bir daha (3 saat) ve özür dileyerek derin bir nefes aldı. sonra ikisi de güldüler birbirlerine bakıp, ikisi de ikisinin de kafasında, biraz cızırtılı bir sesle, emel sayın'dan "gülmek sana yakışıyor" şarkısı  terennüm ediliyordu. (3 gün)

kasapoğlu kasap, içinde bulunduğu bu garip duyguların yabancılığına yenilip ani bir telaşla hemen eti hazırladı, bu arada hatırladı ki, eskiden çizgi-roman bile okuyorlardı beraber. daha sabah dükkana gelirken aldığı tarkan cildinin ortasına bir kağıt serip, eti tarkan cildine sardı, buna bayağı uğraştı ama becerdi. eti poşete koyup uzattı hayallerine doğru, hayalleri eti aldı ve o da parasını uzattı, kendini mutlu hatırladığı geçmişine doğru. (1,5 saat) geçmiş parayı almadı, hayalleri üsteledi, hayallerin yaptığı yemekten geçmişine de bir tabak getirmesi biçiminde bir anlaşma yaptılar. kız genelde eti annesinin marketten aldığını, çok fazla dışarı çıkmadığını anlattı, oğlan zaten bir buçuk haftadır dükkana bakmaya başladığını, ondan evvel kendisinin de pek dışarı çıkmadığını belirterek aslında şimdi belki biraz daha sık sık karşılaşabileceklerini söylemiş oldu alttan alta.

kız sadece gülümseyen gözleriyle bu görüşmenin kendisinde yarattığı duygulara dair söylemesi gereken her şeyi ve söylemesine gerek olmayan şeyleri bile söyleyip dükkandan ayrılırken, kasap şaşkın bakışlarında kilitlenip kalmış gözbebeklerini zar gibi sallayıp, kısa metrajlı film izlemişçesine herkülerek tek dirhem yek çekirdek kıza beklemesini söyledi. duralayınca kız, hemen koşupverip, sabahtan atatürk meydanı'ndaki bir çingeden alıp, özenle vitrindeki kuzuların kıçlarına yerleştirdiği karanfilleri topladı ve demet yaparak kızın eline tutuşturdu. (2 saat)
...
sonra bunlar evlenmiş işte. habire vuruşmuşlar, sokmuş çıkarmışlar, absorbe etmişler sabah akşam.
...

bir şey yazmaya kalkıyorsun beşşüzbin kere bölünüyor, insanda istek, arzu, kafa kalmıyor işin aslı. e, işe de gelmek zorundayız. skeyim böyle işin ıstırabını o zaman ben. ne de güzel olacaktı bitseydi... bi avakodo da benim kafama düşse de, bitse şu çile be.
 
ha, o süreler ney, belli işte, bunu yazmaya başladıktan sonra, araya ne kadar "ara" girdi, onun süreleri. yuh tabii. yuh. 

Pazartesi, Temmuz 26

BEKLERKEN

0-5
Küçükken saat dolu bir kazana düşmüşüm. Bu talihsiz kaza, bana randevulara hiç gecikmemek gib bir yetenek bahşetmiş. Hep tam zamanında geliyorum. Ben buradayım, o yok. Altı kitapçı üstü kafe olan bu mekanda buluşacaktık. Kafenin ikinci katına bakıyorum, orada da yok. Henüz gelmemiş. Ama olabilir. Hiçbir çift randevuya aynı anda gelemez. Hep birisi ya önce gelir ya sonra. Burada ben önce gelmiş oluyorum. Olabilir...

Geldiğinde kolayca görsün diye alt kata bir yere oturuyorum. Oturduğum yer kitapçıdan kafeye çıkan merdiveni kolayca görüyor. Böylece sürekli önüme bakmam gerekmiyor. Merdivenden çıkanlara "acaba o mu" diye bakarak vakit öldürebilirim. Hem zaten şimdi gelir...

5-10
"Buna bir gecikme diyebilir miyiz?" Bir karar vermeliyim. Şayet bu bir gecikmeyse çay istiycem. Yok eğer bu bir gecikme değilse o geldiğinde çayı birlikte içicez. Şimdilik bunun bir gecikme olmadığı, olayı 'henüz gelmedi' olarak tanımlamaya devam etme kararı alıyorum. Ne var ki insan beklerken bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyor. Ben de bir şey yapıyor olmak için bir sigara yakıyorum. Vakit geçer. Biri merdivenleri çıkıyor. Önce kafasını görüyorum. Oh evet, bu bir kız kafası... Hadi ya! Geri kalan kısımları da bir kıza ait olmakla birlikte, ne yazık ki benim beklediğim kişi değil. Olsun. Olabilir. İnsanlar "henüz gelmeyebilirler". Bunu mesele yapmaya gerek yok. Beklemek sinir bozucu ama kendini kahretmeye de değmez. Birazdan gelir... Bir kafa daha... Değil... Kafa trafiği... Bunlar grup halinde gelmiş... Sigara içtim vakit geçti... Sıkılmadım ki...

10-15
"Dikkat dikkat! Tüm birimlere... Beklenen kişi resmi olarak "gecikmiş" ilan edilmiştir. Şu andan itibaren bekleme modundan sıkılma moduna geçilmesi, yanakların kızartılması, umutsuzluk oranının arttırılması, karın bölgesinde kaşıntı başlatılması ve nikotin ihtiyacının sıklaştırılması önemle duyrulur... Gözlüklü sen de bi çay söyle!" Bir çay söylüyorum. Literatüre göre bu "Abi bu kız gecikecek, bari beklerken ben bir çay içeyim" çayı. Hakikaten garson da tam tarif ettiğim çayı getiriyor. Garson anasının gözü. Tek geldiğimi görünce ilk beş dakika bana aldırış etmedi. 7. dakikada, çay içeceksem sesleneyim diye yakınımda turlar attı. 11. dakikada zaten gözümün içine bakarken yakaladım kendisini. Kimbilir kaç kez yaşadı bunu. Çayı uzun uzun karıştırıyorum. Acele etmiyorum. Niye edeyim ki?

15-20
Şimdi çayı içicem ve ça buna pişman olucak. Mecburum. Vaktin geçmesi lazım. Kaşıkta kalan çayın bardağa damlamasını bekliyorum; ıslak kaşığı tabaktaki peçetenin üstüne bırakıp peçetenin ıslaklığı emmesini seyrediyorum; mini mini yudumlar alıyorum çaydan; fincanı avcumun ortasına alıp sözde üşüyen ellerimi ısıtıyorum; dudaklarıma yaklaştırıp üflüyorum, sıcak yüzeye çarpan nefes buhar olarak gözlük camlarıma geri dönüyor; fincanı masaya bırakıyorum, masanın cam yüzeyinde yuvarlak bir ıslaklık oluşuyor, onu serçe parmağımla siliyorum; fincanı sallayıp dipteki tortunun sağa sola hareketini gözlemliyorum ama o gelmiyor. Tüm bunları yaparken başım öne eğik olduğu  için yakınımda bir karaltı hissetiğim her an "o geldi" zannıyla başımı kaldırıyor, ardından hüsranla indiriyorum. Olsun. Olabilir. İnsanlar "gecikebilirler". Bunu da mesele yapmaya gerek yok. Çayla yüzgöz oldum, vakit geçti. Eli kulağındadır, birazdan gelir...

20-25
Sol çaprazımdaki masada bir kız bana baktıktan sonra yanındakinin kulağına eğilip birşeyler fısıldıyor. Beni mi çekiştiriyorlar? Elbette! Tüm kafe sakinleri, şu an beklediğim kişinin geciktiğinin ama benim onu beklemeye devcam ettiğimin farkında. Bana acıyorlar. Kafe sahibi olduğunu tahmin ettiğim sakallı şahıs az önce bir kahkaha attı. Kesin bana güldü. Enayiyim oğlum ben... Ben... Ben aşağılık bir insanım, zavallıyım. Üstümde meteorolojinin ilgi alanına girmeyen kara bulutlar dolaşıyor. Kalkıp gidemiyorum da. Kalkıp gitsem tüm kafe arkamdan "yuh hayvan insan sevgilisini bu kadarcık mı bekler" diyecek. Kıza da yazık. Gelip de beni bulamazsa kendisini suçlu hissedecek. Hiç kıyamam. Hem şu aralar gelmesi lazım...

25-30
Şey olabilir mi ya? Hani ben yedide buluşacağız diye geldim ama belki de yedi buçukta buluşacaktık. Olamaz mı yani böyle bir şey? Gecikme falan yoktur bu durumda. Ama hayır, "yedi" dediğimden eminim. Ben eminim ama ya o "yedi buçuk"  zannediyorsa? Evet evet, kesin böyle oldu. Bir defasında da "merkezde buluşalım" demişti de ben onu AKM'nin önünde beklerken aynı anda o da heykelin önünde beni beklemiş, daha sonra da "heykelin Taksim'in merkezinde olduğunu, dolayısıyla merkez diyerek heykeli kastettiğini" iddia etmişti. Ulan... Ulan yoksa burada mı buluşmayacaktık? Salak gibi yanlış yerde mi bekliyorum deminden beri? Bir de şu var... Tüm bunlar olabiliyorsa belki o şu an üst kattadır ve ben ilk baktığımda onu görememişimdir. Bu çok olası, çünkü ikinci kattakilerde "biriyle buluşacaktık da gelmiş mi diye bakıyorum" izlenimi uyandırmamak için üstünkörü bir bakış fırlatmıştım. Haa bu arada şimdi aklıma geldi, tuvaletten dönerken bu kata da göz ucuyla bir kez daha bakayım. Çünkü onun ikinci katta oturuyor olmasından daha saçma bir şey varsa o da aynı katta oturuyor fakat birbirimizi görmüyor olmamızdır. Olabilir böyle bir şey. Esasen bu saatten sonra her şey olabilir.

30-35
Beşinci sigaramı yakmak için yeteri kadar zaman geçmiştir herhalde. Vakit geçiyor ya sigara içince. Dur bir de çay söyleyeyim sigaranın yanına. Nasılsa artık gelmez. Bu yüzden literatüre göre "abi bu kız gelmeyecek, ben bir çay daha içeyim de hesap makul bir hal alsın" anlamına gelen ikinci çayı söylüyorum. Garson "iki numaraya bir çay" diye sesleniyor... Nasıl ulan? Ne hakla? Ben gittikten sonra arkamdan uzun uzun "hani şu bekleyen çocuk vardı ya" dememek için kısaca 'iki numara' diye isim takmışlar. Belli ki günlerce beni konuşacaklar. 2 numarayım oğlum ben... Çayı da söyledik, bir müddet daha burdayız... Şu o mu?

35-40
Niye olsun ki? Hala niye umut biriktiriyorum? Artık kalkmam gerekiyor. Bir şekilde bitmesi lazım. Hem zaten şu anda gelecekse yola saat yedide falan çıkmış olmalı. Eh, randevusuna gitmek için randevu saatinde yola çıkan birisi o buluşmayı haketmiyor demektir. Bu tezi beklerken geliştirdim. Bu saatten sonra gelmese de olur. Ayrıca kafe sahibine de yazık. Bu kadar beklediğimi gördükten sonra kesin Claduia Schiffer ya da Sharon Stone'un geleceğini zannediyordur. Onu hayalkırıklığına uğratmaya hakkım yok. "Acımıycak, bir şey olmayacak" diye kendimi teskin ederek içtiğim çayların parasını ödüyor, kimsenin yüzüne bakmadan mağrur ve hızlı adımlarla oradan ayrılıyorum. Kendimi gol yemiş gibi hissediyorum, ama olabilir. İnsan gol yiyebilir...
                                                            ***
 Gelmedi. Kafeden çıktıktan sonra, belki yolda karşılaşırız diye yolun ne tarafından yürüyeceğini kestirerek o yönden yürüdüm. Karşılaşmadık. Otobüse binerken, durağa gelen otobüsleri "şimdi o inecek" diye taradım. İnmedi. Otobüs giderken yanımdan geçen otobüs camlarında onu aradım. Bulamadım. Eve döndüğümde bile beklemeye devam ettim. Ben beklemeye devam ettikçe o gelmedi. O, hiç gelmedi...

Pazar, Temmuz 25

Bıkkınç Sorular Kafe'si

"Oynadığınız Karakterle Benzer Noktalarınız Var Mı?"

Sinema ve dizi oyuncularına sık sık sorulan sorulardan birisi de budur. Aslında tek bir soruyla hem kişinin canlandırdığı karakteri ne kadar anladığını hem de kendisini ne kadar tanıdığını öğrenebilmeye imkan tanıması açısından gayet güzel ama yıllardan beri sürekli sorulduğundan değerini kaybetmiş gözüküyor. Genelde geçiştirici cevaplar verilir. Ya da çok önemsiz ve sıkıcı detaylardan bahsederler. Şunlar da olabilir:

- Oynadığınız karakterle benzer noktalarınız var mı?
- Elbette, önce insanız.

- Oynadığınız karakterle benzeşiyor musunuz?
- Mesleklerimiz dışında çok benziyoruz aslında, ahhah ha.
(Aktrist burada ben fahişe değilim, ama ruhum fahişe demeye getiriyor)

- Oynadığınız karakterle benzer noktalarınız bulunuyor mu?
- Sanmıyorum. Ben onu canlandırıyorum, o beni öldürüyor.
(İflahım gevriyor, yüreğimi söküyor bu iş manasına. Daha fazla para istiyor da olabilir tabii.)

- Peki oynadığınız karaktere gelelim, benzer noktalarınız var mı?
- Hiç yok.
(Her kalıba girerim, şahane bir oyuncuyum mu diyorsun yani?)

- Canlandırdığın karakter sana benziyor mu Kont?
- Hav
(Evet)

- Oynadığınız karakterde kendinizden bir şeyler buluyor musunuz?
- Kendimi oynuyorum ya zaten. As himself olarak yani.
- Ay pardon, geçen röportajdan karışmış.

- Oynadığınız karakter size benziyor mu?
- Ben oynamam, yaşarım.
- Diyelim ki ölmüş bir adamı canlandırıyorsunuz.
- Ölümü yaşarım.
- Sevişme sahnelerinde de gerçekten sevişiyorsunuz o zaman.
- Sevişmeyi de yaşarım.
- Eşiniz ne diyor bu duruma?
- Eşime bunlardan bahsetmiyorum haliyle.
- Fakat bu röportaj haftaya yayımlanacak biliyorsunuz.
- Bak bu kötü oldu o zaman.
- Sanırım bir ayrılık yaşayacaksınız.
- Sanırım.

- Oynadığınız karakterle kendinizi karşılaştırdınız mı hiç, benziyor musunuz yani?
- Profilden evet.
(Komiğim)

Çarşamba, Temmuz 14

Aya Baktım Seni Gördüm, Sana Baktım Ayı Gördüm

Hemen hemen bütün kaleciler, kalelerinin çok fazla yukarısından dışarıya çıkan toplara bile -şöyle hafifçe de olsa- zıplarlar. Bu davranışın, "Ulan ya aniden gökten yere doğru bir rüzgar çıkarsa, ya 30 metre yukarıdaki top aniden rotasını değiştirme kararı alıp kaleye doğru gelmeye başlarsa" türü paranoyak kaygılardan kaynaklanmadığı çok açık. Bilinçsizce yapılıyor sanırım ve nedenini anlamak çok kolay değil gerçekten. "Farkettim, kaleye şut çektin. Ama ben buradayım. Burada ve görevimin başındayım. Kalemin yılmaz bekçisiyim. Anlı şanlı file koruyucusuyum ben." gibi bir anlama geliyordur belki. Belki de değildir. Belki de kalecilerin ustalarından görerek sürdürdürdüğü bir davranıştır. Kaleciliğin şanındandır.

Bu enteresan durumdan benim için daha da enteresan olan şey ise, yıllardan beri belki binlerce maç seyretmiş ve bu davranışa yüzlerce kez şahit olmuş olmama rağmen bu davranışın varlığını ancak "Winning Eleven" adlı futbol oyununu oynamaya başladığım günlerde, oyun içerisindeki kalecinin kalenin 30 metre (150 pixel) üzerinden giden topa zıplamasına şahit olmamla farkedebilmem. Canlı ve kanlı insanların bir huyunu, ancak 0 ve 1'lerden oluşmuş simule bir kalecinin bu huyu simule ettiği anda görebilmem. "Tabbi ya, kaleciler gerçekten de hep bu hareketi yaparlar lan, nasıl da farkedememişim yıllardır" demem. Ben bunları düşünürken golü yemem, maçın uzatmalara gitmesi, uzatmalarda gol olmayınca penaltılara kalması.. Neyse.

Buna benzer hassikiğğrr durumları en çok çizgifilm seyrederken başımıza geliyor herhalde. Çizgifilmdeki kedi köpeklerin değişik hareketlerini gördüğümüzde mesela, ulan diyoruz, köpekler gerçekten de kuyruklarını böyle sallarlar. Normal kedi köpeklerin rol aldığı filmlerde ise bu tür ayrıntılar aynen gerçek hayatta olduğu gibi gözümüzden kaçıyor.

Gerçeğe çok yakın, normal bir filmden güçlükle ayırdedilebilecek görüntüler içeren çizgifilmler yapmak da bu yüzden garip işte. Klasik çizgifilmin altın yumurtlayan bu soyutlama tavuğunu kesip atmak gibi bir şey. Sanatın ve teknolojinin sınırlarını zorlamak takdire şayan ama ortaya çıkan eserleri seyrederken "vay be adamlar nasıl yapmış lan, gerçek kibin" demekten öteye gidemiyor, bir müddet sonra sıkılıyoruz hatta.

Özetlemek gerekirse, insanoğlu herşeyden sıkılıyor arkadaş. Altımızdaki araçlarla galaksiler arasında fink atarken bile sıkılacağız lan.

Pazartesi, Temmuz 12

HER KUŞ CİNAYET MAHALLİNE GERİ DÖNER

1)
Balkonda ölü bir kuş var ve ben bu konuda ne yapacağımı bilmiyorum. İlk aklıma gelen kuşu kaldırıp çöpe atmak oldu. Ancak daha sonra iki sebeple bunu yapamadım. Birincisi "çöpe kuş atmak" bana saçma geldi; hem eylem olarak düşünüldüğünde hem de cümle içinde kullanıldığında çöpü ve kuşu birbirine yakıştıramıyordum. İkincisi de; ben zaten iki aydır çöp dökmüyordum ki. İrili ufaklı, çeşitli renklerdeki çöp torbalarını bir gün topluca atarım diye balkonda biriktirmeye başlamıştım. Sonra günün birinde çöplerin tek seferde atılamayacak kadar çoğaldığını farkettim. Bu kadar çöpü bir kerede atmak saçma geldi bana. O yüzden bir plan yaptım. Her gün bir torba atarsam bir iki hafta içinde bütün çöplerden kurtulabilirdim. Zaten sokakta konteynır yoktu. Çöp kamyonu da sürekli farklı saatlerde geçiyor, insan çöp dökmeye niyet etse bile ettiğiyle kalıyordu. Kamyonun hergün farklı saatlerde geçmesi çok saçmaydı.

2)
Balkonda ölü bir kuş var. Niye öldü ki acaba? Hiç kan gözükmüyor. Yan yatmış, yüzü balkon kapısına dönük bir şekilde öylece duruyor. Gagası hafif açık, sanki uyuyor da ağzından nefes alıyor gibi. Aklımda bir soruyla çöp torbalarına hızlıca göz gezdiriyorum. Hayır, çöpten zehirlenmiş olamaz. Hepsinin ağzı sıkıca bağlı. Bulunduğum yerden göremiyorum ama torbalar da yırtılmış gibi durmuyor. En azından balkonda herhangi bir çöp artığı yok. Kuş da zaten torbalara çok yakın durmuyor. Başka bir sebeple ölmüş bu kuş. Çocuklar taş atsa kan olurdu. Kedi saldırdı diyeceğim ama bu katta kedinin işi ne? Peki kedi çöpleri karıştırmaya gelmiş sonra da kuşa saldırmış olabilir mi? Neden herşeyi çöpe bağlıyorum ki. Pekala eceliyle de ölmüş olabilir bu kuş. Uçarken kalbi durmuş pat diye balkona düşmüştür. Cinsi ne ki bu kuşun?

3)
Balkonda ölü bir kuş var. Kuşun ölmesi neyse de dikkat çekmesi kötü. Gereksiz yere komşuların ilgisi bana yöneliyor. Örneğin karşı camdaki çocuk deminden beri kuşa bakıyor. Ölü olduğunu farketti mi acaba? Belki de farketmemiştir, bu yüzden uzun uzun bakıyordur. Dün de bir müddet baktı böyle. Kuşun öldüğünü anlayıp annesine haber vermesi an meselesi. Annesi de şöyle bir baktıktan sonra kocasına söyleyecek. Adam da... Yok, böyle olmuyordu. Dün tüm bunları kurduğumda finali çok daha gerilimliydi. Elbette. Kadın kuşu benim öldürdüğümü düşünecek. Sonra bunlar ailecek benim balkona bakarken dizi dizi çöp torbalarını farkedecekler. Arkasından neden perdeleri sürekli kapalı tuttuğumu sorgulamaya başlayacaklar... Allah kahretsin, bu kuştan bir an önce kurtulmam lazım. Düşündüm de, en iyisi gömmek. Canlılar ölünce gömülürler çünkü, ayrıca cümle içinde de güzel duruyor.

4)
Kuş hala orada. Tam karşı camdaki çocuktan kurtuldum derken şimdi de bu kuş çıktı. Her gün gelip balkonun köşesine tünüyor, şüpheli gözlerle etrafı inceliyor. Anahtar deliğinden, çaktırmadan ben de onu izliyorum. Kuşun bir gözü hep ölü kuşta. Yarım saat kadar kaldıktan sonra aniden kanatlanıp gözden kayboluyor, bir süre sonra tekrar geliyor. Belki de aynı kuş değil gelen. Bilemiyorum ki. Kuşların hepsi birbirine benziyor. Bu iki kuş arasında bir akrabalık olabilir. Eşidir belki, bir süredir ortalıkta gözükmeyince merak etmiş, aramaya çıkmıştır. Fakat daha ağır bir duruşu var bu kuşun. Sanki ortada bir cinayet var da, onu çözmek istiyormuş gibi duruyor. Kesin benden şüpheleniyordur. Dün bir ara gözgöze geldik çünkü. O bakıyor diye ben de baktım. Uzun uzun bakıştık kuşla. Kuşla bakışıyoruz diye çöp kamyonunu kaçırdım hatta...

5)
Balkonda hiç kuş yok. Üç gün üstüste kar yağdı, kuşun üstü karla kaplandı. Öbür kuş da gelmedi. Çöp kamyonu hiç gelmedi...

6)
Üç hafta oldu... Kuş hala orada. Çöp torbalarından kendilerine yol bulan kurtçuklar kuşun tüyleri ve kemikleri dışında ne var ne yok yediler. Ben bakamadım. Kuş her gün biraz daha eridi. Sonunda tüyleri rüzgarda havalanıp balkonun dört bir yanına dağıldı. Kimileri çöp torbalarının üzerine yapıştı. Kemikleri orada öylece duruyor. Ama artık bakan hiç kimse onun kuş olduğunu anlayamaz. Düşünüyorum da ilk başta kuşu çöpe atmamakla iyi yapmışım. Hatta bu kadar zamandır kendime dert etmeme bile gerek yokmuş. Bıraksam kendi kendine çözülecekmiş herşey.
Kuştan kurtuldum. Artık kendimi vurabilirim. Çöpler ise umrumda değil...

Cumartesi, Temmuz 10

Roman Denemeleri

1)
Katil kapıcıydı. 17 numarada yalnız yaşayan yaşlı kadını evinde bir hazine sakladığını düşündüğü için öldürmüştü. Fakat kadının her Pazar saksılarının içine gömdüğü ve bu gömmelerden birine tesadüfen şahitlik yapmış kapıcının altın sandığı şey sandoz tabletlerinden başka birşey değildi. Zavallı kadın çiçek sevgisinin kurbanı olmuştu. Kadını bu iş için aldığı susturuculu tabancasıyla vurduktan sonra bütün saksıları tek tek boşaltan kapıcının sinirleri saksı toprağın içinden çıkan her sandoz tabletini gördüğünde giderek geriliyordu. "Burada olmalı, biliyorum mutlaka bir saksıda çıkacak, bunda değilse diğerinde" diye söylenen kapıcının titreyen sesi, 98nci saksıdan çıkan yarısı erimiş sandoz tabletini eline aldığında ağlamaya dönüşmüştü. Kapıcı kontrolünü kaybetmiş, ellerinde sandoz tabletleri hüngür hüngür ağlıyordu. Ağlamaları duyan apartman yöneticisi geldiğinde bütün olanları hıçkıra hıçkıra anlatmıştı.

Apartman yöneticisi bana telefonda bunları anlattıktan sonra olay yerine ulaşmam fazla zamanımı almadı. Kadının cansız bedeni yerde yatıyor, kapıcı ağlamaya devam ediyor, susturuculu tabanca da bir kenarda duruyordu. Çok can sıkıcı bir görevdi. Ortalıkta çözecek hiçbir şey yoktu. Formalite icabı kurşunu aramaya koyuldum (kadının vücudunda değildi, kalbinden girmiş ve dışarıya çıkmıştı). Şu masanın oralara bir yerlere saplanmış olmalıydı. Hayır, o bölgede kurşun yoktu. Apartman sakinleriyle birlikte odanın her yerini aramıştık ama kurşun hiçbir yerde yoktu. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Neredeydi bu kurşun? Çiçek sevgisinin kurbanı olmuş bu yaşlı kadının kalbini, para hırsının kurbanı bir adamın silahından çıkarak delip geçen bu lanet kurşun neredeydi? Ebenin şeyine bakmış mıydın peki? Ulan dangol herif böyle roman mı olur lan, artist, susturuculu tabancanın bir markası yok mu hem, niye söylemiyorsun, araştırmaya üşendin di mi pezevenk. Sandoz tabletleri girsin bir tarafına. Ay sinirlerim bozuldu.


2)
Gemimiz parçalanmıştı. Ben ve 10 sene sonra bir sabah bizi bu ıssız adadan kurtaracak gemide resmi olarak evlenip ardından sonsuza kadar mutlu bir hayat süreceğim Ketrın hariç herkes ölmüştü. Ketrın'la neler yaşamamıştık ki bu zaman zarfında. Anlatmakla bitmez. Ketrın ilk başlarda biraz asabiydi. O zamanlar hep kavga ederdik, ama gün geldi gülüştük, gün geldi ağlaştık, gün geldik.. Hay gününe sıçayım senin, zaman zarfına osurayım.

Salı, Temmuz 6

Ayaktakiler, Oturanlar

Çağımızın birçok bilimadamı insanların çok eskiden şimdiki gibi iki ayak üstünde yürümediklerini ve ayağa kalkışın bugünkü insanoğlunun oluşumunda önemli bir dönüm noktası olduğunu "evrim teorisi" adı verilen bir teori çerçevesinde beyan ediyor. Peki bu değişikliğe insanoğlu nasıl bir tepki göstermiş? Milyonlarca yıldan sonra ayağa kalkmak kolay olmuş mu? Ayağa kalkmadan geçen milyonlarca yılda edinilen kültürün yok olması mümkün mü? Özet olarak, ayağa kalkmaya ayak uydurabildik mi? İşte yine bir yığın cevaplanmamış soru bizleri bekliyor.

Gelin bu soruların cevabını kültürümüzün aynaları olan halk deyişlerimiz ve günlük cümlelerimizde arayalım.

Akılsız başın cezasını ayaklar çeker
Bu atasözünden "Akıllı kişiler ayaklarını fazla kullanmak zorunda kalmazlar" anlamı çıkıyor. Yani yürümek aptallık olarak addedilmiş. Enteresan.

Hazır ayağa kalkmışken
Bu da hep beraber oturulan bir topluluk içersinde birisi ayağa kalktığında ona belki de saatlerdir yapmayı beklettiği işi buyuranın sözüdür. Ayağa kalkmanın çok meşakkatli bir iş olduğu, bir topluluk içerisinde ayağa kalkan kişi sayısını minimumda tutmanın o topluluğun enerjisini efektif kullanmanın bir gereği olduğu anlatılmak istenmiş.

Ayakta koyduk
Oturan kişiler ayakta kalanlarla bu şekilde terbiyesizce dalga geçerler. Ayaktaki kişinin, "Medeni insan ayağa kalkmış insandır; sizi ilkel yaratıklar." tarzındaki çıkışlarının oturanlar üzerindeki etkisi sıfırdır. (Hatta gülüşmeler daha fazla artmıştı.)

Ayaklanma
Başkaldırma, isyan etme gibi anlamları karşılamak için bu kelimenin seçilmiş olması ayaklanmaya karşı duyulan tepkinin bir başka göstergesidir. Bir yerde bir ayaklanma var ise onun bastırılması gerekir. insanoğlu ayaktayken tehlikeli, otururken melektir.

Ayak yapıyor yavşak
Birisinin hileci hurdacı olduğunu ifade etmek isteyen halkımızın kullandığı bu tabir, seviyesiz üslûbuna karşın ayak konusundaki görüşlerimizi özetlemesi bakımından değerli.

"Annemle oturuyorum", "20 senedir burada oturuyoruz"
Oturmayı "yaşamak" olarak algılamışız. Tersten bakarsak ayakta durmak ölüm. Ayrıca evlerde "oturma odası" adında bir oda olmasına rağmen, "yürüme odası", "zıplama odası" gibi odaların olmadığını hatırlatırım.

"İşleri bi oturtayım, söz"
Tabii tabii.. (Şey.. pardon!) Bu cümleden de oturma'nın "hale yola koymak" anlamına geldiğini anlıyoruz.

Bütün bu veriler mantık süzgecinden geçirildiğinde oturmanın "huzur", "rahatlık", "sakinlik" gibi anlamlar taşıdığını, insanoğlunun ancak daha huzurlu, daha sakin ve daha rahat oturabilmek uğruna ayağa kalktığını söyleyebiliriz. Şimdi asıl soruyu soralım o zaman: Peki değdi mi?..

Bu soru sanırım uzunca bir süre daha cevapsız kalacak. En iyisi şu halk manisine kulak vererek bitirelim:

Pınar başı pıtırak
Gel beraber oturak
Bir sen söyle bir de ben
Bu sevdadan kurtulak

Pazar, Temmuz 4

Mr Megabyte

Mr. Megabyte, herhangi bir hd'deki 300 mb'lık bir bölümün ta kendisidir diyelim. peki işlemciyle aralarında nasıl bir muhabbet döner acaba?

Mr. Megabyte: hüooop alooo, yavaş.
Celeron 1000: noluyor lan?
Mr. Megabyte: nağpıyorsun oğlum sen?
Celeron 1000: data basıyorum.
Mr. Megabyte: kime sordun, uyuyor muyuz, müsait miyiz, dolu muyuz boş muyuz, bostana mı giriyon lan artis.
Celeron 1000: Sen bi değiştin birader, eskiden böyle huyların yoktu.
Mr. Megabyte: bundan sonra böyle oğlum. sorgusuz sualsiz dalmak yok.
Celeron 1000: öyle olsun...


Celeron 1000: Mr. Megabyte, birader müsait misin?
Mr. Megabyte: Abi hayırdır?
Celeron 1000: Yav taze data geldi, birazını sana bırakacağım.
Mr. Megabyte: oğlum bende fazla yer kalmadı, bir de dağınık yerleştiriyorsun, utanıyoruz misafire karşı.
Celeron 1000: ne misafiri lan?
Mr. Megabyte: yengen kızıyor oğlum bu ne dağınıklık diye
Celeron 1000: anlaşıldı şimdi senin geçen günkü artisliğin, karı buldun götün kalktı senin
Mr. Megabyte: yavaş ol lan öküz. almıyorum data mata sen akıllanana kadar.

Celeron 1000: paşa, aloo, bi cevap ver.
Mr. Megabyte: özür dile.
Celeron 1000: yaptık bi yanlış kusura bakma. tek başına yaşamaktan unuttum bu gönül işlerini.
Mr. Megabyte: senin durumun da zor.
Celeron 1000: bana biraz yer lâzım, 3-5 megabyte.
Mr. Megabyte: koy şöyle arkaya doğru, neymiş ne varmış içinde?
Celeron 1000: sana yarar bir şey değil...
Mr. Megabyte: ne biliyon?
Celeron 1000: herifin kelebekler vadisinde çekindiği fotoğraflar.
Mr. Megabyte: geziyor dürzü.
Celeron 1000: geziyor.
Mr. Megabyte: neyse koy şöyle sktiret.

Celeron 1000: hacı, evden çık.
Mr. Megabyte: n'oluyor lan, bismillah.
Celeron 1000: defrag var.
Mr. Megabyte: oğlum götürdüğün data'yı geri getirmiyon, müsade etmem ben.
Celeron 1000: yav emir büyük yerden, kendi keyfime mi yapıyorum.
Mr. Megabyte: bak niki taylır vidyosu vardı bi tane, bi de ron jeremy'iynen sylvia benedict'in bi filminden klip vardı o ikisi dursun.
Celeron 1000: duramaz oğlum, taşımam lâzım.
Mr. Megabyte: geri getir o zaman.
Celeron 1000: hem diyon gönlümün sahibi var, hem diyon porno...
Mr. Megabyte: o iş başka oğlum, bu bi merak, ilgi, pul koleksiyonu gibi bir şey.
Celeron 1000: oğlum çıksana evden, alır götürürüm seni de,
Mr. Megabyte: tamam çıkıyorum, ama yeni böyle güzel bir şey gelirse, bana sözün olsun.
Celeron 1000: bakarız.

Celeron 1000: megabyte, oğlum boş yer var mı?
Mr. Megabyte: 200 mb. falan var.
Celeron 1000: tamam sağol.
Mr. Megabyte: bu kadar mı, bu neydi lan şimdi?
Celeron 1000: yok bi şey, sayım yapıyorum.

Bir Ses: abi meraba, güzel exe falan var mı, böyle çok kullanılan?
Mr. Megabyte: sen kimsin lan?
aynı ses: Celeron abi gönderdi beni, bi sor gel dedi, ismi lâzımmış.
Celeron 1000: kernel32.exe bende, daha ne olsun.
o ses: şimdi sktim belanızı.
Mr. Megabyte: ney?
yabancı ses: yok bir şey abi. bi çek etmem lâzım, yeri nere?
Mr. Megabyte: gel gösteriym gel.
...
Mr Megabyte: o ney lan sen kimsin:
garip şey: ebenin damıyım. çekil ulan kenara ibiş.
Mr. Megabyte: vay başım.

Celeron 1000: lan Megabyte, çık lan dışarı.
Mr. Megabyte: ne var lan terbiyesiz
Celeron 1000: virüs bulaştırmışsın lan kernel'e.
Mr. Megabyte: sen göndermişsin.
Celeron 1000: lan tanımadığın şeyi niye alıyorsun içeri. böyle mi bakılır emanete?
Mr. Megabyte: yaratık geldi oğlum, ödüm bokuma karıştı, vurdu devirdi beni.
Celeron 1000: daha sana spesiyal data yok oğlum.
Mr. Megabyte: çok umrumdaydı.

Celeron 1000: megabyte, oğlum, dün sana data bıraktıydım, onlar nerde?
Mr. Megabyte: total komandır'nan geldiniz sildiniz ya oğlum.
Celeron 1000: hah. tamam şimdi hatırladım. yav aynı anda 5-10 iş birden yaptırıyorlar, kafa mafa kalmadı afedersin.
Mr. Megabyte: bak kendine biraz, salma böyle.
Celeron 1000: sağol.

Celeron 1000: megabyyyyteee, oğlum kapatıyoruz.
Mr. Megabyte: ne lan böyle ansızın, pdf okuyordum.
Celeron 1000: acelem var, sonra anlatırım.

yok yav olmadı. başta iyi bi karakter gibiydi Mr. Megabyte ama çok acıktım, konsantre olamadım. araya da bangbus falan girdi, iyice dağıldı kafa. varsın olsun.

Hayat Suyu

Hayat çok acımasızdı. Alışmıştım. Şaşı da baksam düz de baksam şaşırtamıyordu artık beni. Son bir senedir başıma gelmedik kalmamış gibi şimdi de kız arkadaşım su kaynatmaya başlamıştı. Gayet olağan tabii. O da bu hayatın bir parçası. Görev icabı böyle davranıyor.

Merdivenleri birer birer çıkıyor, yatağıma adım adım yaklaşıyordum. Şu hayatın en güzel yanı yüzünü güzelce yıkadıktan sonra bir güzel uyumak sanırım.

İşte evimdeyim. Benim değil aslında kiralık. Çok eşya da kalmadı. Televizyonu, bilgisayarı, radyoyu, pikabı her şeyi attım. Kanepe, yorgan, perdeler, telefon ve iki üç kap kacaktan başka bir şey kalmadı. Bir de çalar saat, anasını sattığımın çalar saati.

Alelacele pijamalarımı giydim, yüzümü yıkamaya daha yeni başlamıştım ki telefon çalmaya başladı. O arıyordu. En son kavgamızın nedeni geçen hafta telefonu biraz geç açmam olduğundan bu sefer de geç açmak olmazdı. O gün de tam yüzümü yıkarken aramıştı. Suyun en güzel yerinde. Öyle şuursuzca koşuşturmaya başlamışım ki, kafamı kapıya vurdum. Üç defa çalmıştı, dördüncü çalışın ortasında yetiştim.

Alo.

Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Hiç aralık vermeden sürekli bir şeyler söylüyordu. Gözlerimi açık tutacak gücüm de kalmamıştı artık. Söyledikleri arasından "sürekli", "ama sen", "artık" gibi bir kaç kelimeyi ayırdedebiliyordum ama bunlar bir cümle oluşturmaya yetmiyordu..

Baş ağrısıyla uyandım. Kafamda bir şişik oluşmuştu. Kanepeden kalkmamla birlikte yere düşen telefon hatırlamamı sağladı dünü ve dünkü konuşmamızı. "Kafam şişti sözü sadece bir deyim değil miydi ya?", "İnsanlar hiç konuşamadan hep dinleyince kafaları gerçekten böyle şişiyor muydu?" gibi düşüncelerle boğuşurken, banyodan gelen su sesi imdadıma yetişti. Tabii ya, telefon çalınca aceleyle suyu açık unutup çıkmıştım, kafamı çarpmıştım banyo kapısına, kafam ondan şişmişti. Kafamı kapıya çarpmış olmama bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. Epey de acıyordu.

Banyoya gittim. Şırıl şırıl su sesi acımı bile unutturacak güzellikteydi. Ayna kafamın tahmin ettiğim kadar şişmemiş olduğunu söyledi sağolsun. Yüzümü yıkamak üzere eğilmemle geriye doğru sıçramam bir oldu. Kafamı yeniden kapıya çarptım. Lavaboda çırpınıp duran bir balık vardı. İlk şoku atlattıktan sonra tekrar banyoya girdim. Evet, bir balık vardı orda, hala canlı. Hemen yatak odasına gittim. O mu gelmişti yoksa? Ve bu ne biçim bir şaka? Hayır, kimse yoktu.

Evi öylece bırakıp işe gittim. Döndüğümde balık hala orada duruyordu. Artık kıpırdamıyordu da. Parmağımın ucuyla dokunduğumda da tepki vermedi. Olanlar çok garipti ama balığın tadı oldukça güzeldi. Yüzümü yıkadıktan sonra bu sefer bilerek açık bıraktım musluğu. Su sesiyle uyumak da çok güzelmiş gerçekten.

Sabah çalar saat çalar çalmaz banyoya koştum. Ah hah ha. İşte bir balık daha. Bu akşam da bunu yerim.

Bu durum yaklaşık bir ay sürdü. Bir ay boyunca her sabah leziz kefaller, levrekler, lüferler ve çipuralarla karşıladı beni lavabo. Ta ki o sabaha kadar.

Bakalım bu gün menüde ne var heyecanıyla lavaboya gittiğim o sabah gördüğüm şey ilk gördüğüm balık kadar olmasa da beni şaşırtmayı başarmıştı. Lavaboda bir şişe duruyordu. Üzerinde hiçbir etiket yoktu ama sanırım 70lik bir yeni rakı şişesiydi. Nerden çıktı ki şimdi bu? Şişeyi incelemek için elime aldığımda içerisinde bir kağıt olduğunu farkettim. Yuvarlanarak rulo haline getirilmiş bir kağıt öylece duruyordu şişede. Vakit geçirmeden şişenin kapağını açtım. Titreyen ellerimin çıkartmaya çalıştığım kağıda zarar vermemesi için gösterdiğim özen vakit geçmesine neden oluyor, vakit geçtikçe heyecanım daha da artıyor, ellerim daha fazla titriyordu. Ve sonunda çıkartmıştım işte. Kağıdı açmaya başladığımda kalp atışlarımı duyabiliyordum. El yazısıyla yazılmış bir not bekliyordum ama öyle değildi. Yazıcıdan çıkmış bir şeydi bu. "Çapanoğlu Balıkçılık" yazıyordu, altında "www.capanoglu.mus". Haziran Kullanım Faturası, 15 kefal, Yasal Kesintiler, KDV, 10 lüfer, 97.234.300, Gelecek Aya Devreden -34.300, Anlaşmalı Bankalar.. Daha fazla okuyamadım..

Lavaboyu söktürdüğüm için yüzümü küvetin musluğundan yıkıyorum artık. Biraz zor oluyor. Kız arkadaşım o son konuşmadan beri aramıyor. Belki de aramıştır.

Cumartesi, Temmuz 3

Çaktırmadan Yürüyen Merdiven

- Kaya'yı öldürmüşler oğlum.
- hadi lan. yerli kaya yerinde durur.
- vallaha lan tecavüz edip öldürmüşler.
- psikopat mısın lan sen?
- ölmüş oğlum adam.
- hasktir. yuh ulan.

yuh tabii. ulan Kaya'ya dokunan eller kırılsaydı. dini, imanı, adaleti yok ki bu şerefsiz dünyanın. ben kaç yaşımdan beri varım bilmiyorum ama ben var olduğumdan beri Kaya vardır.

gültepe mahallesinden tekkeye giden bir ara sokakta, köşe başında, bir taşın üzerinde, söylediklerine göre -deli- annesinin evinin hemen önünde, kollarını göğüs hizasında kenetlemiş bir halde, yıkılmaz, yenilmez, yılmaz bir görüntüyle dururdu Kaya. bu duruşundan dolayı adı Kaya zaten. duruşunu hiç bozmaz. bazen Kaya'yı kızdırırlar, küfür ederler, koşar, kovalar. bazen "kaleye geç" derler, kaleye geçer mahalle arası maçlarda. üzerine köpek saldırtırlar, boğuşur köpeklerle, elini, kolunu, bacağını ısırır köpekler, hiç ses çıkarmaz, köpeği pes ettirene kadar boğuşur onunla. köpeğin boğazını bir yakaladı mı, çenileyerek kaçar itoğlu it. zaman geçer başka bir köpek getirirler sınamaya "bu köpek Kaya'yı ağlatır oğlum" diyerek, yok. Kaya yakalar boğazından, yere çalar. kollarından damarlar fışkırır, gözleri iki santim öne çıkar, delidir Kaya, delirir. böyle işlerle uğraşmadığı/uğraştırılmadığı sürece, sanki günün 24 saati o taşın üzerinde Kaya...

çinko bir tas önünde, bölük pörçük ekmekler yerde, kesin bir teneke efes kutusu var pencerenin içinde, üstü başı kan, pantolonu kısa, saçları uzun, kafa üstü kel gibi. kollarını bağlayıp durduğunda sanırsın en harbi mareşal. erkin koray'la yanyana koysan ayırdedemezsin, o kadar benzer, yüzü, tipi, boyu posu; Erkin Baba diyenler de olurdu ara sıra.

ne zaman tekkeye doğru yola çıksak, Kaya hep aynı yerinde sabit. kımıldamaz. hoşuna gitmeyen bir şey söylersen cevabı "sktir lan". bir bira alırsın ya da ekmek, ne bileyim gazoz falan "iyidir" der sadece. çocukları çok sever, çocuk görünce, çocuk arabası görünce komiklik yapmaya çalışır, azar işitir, kovalanır, taşlanır. ses çıkarmaz. beş dakika sonra yine bir çocuk görsün, çocuk dediğim bebek, yine aynı Kaya. çok taşladıklarını gördüm, sen dur dersin, öbürü azarlar, mahallenin piç çocukları hiç durmazlar, sıkılınca taş alıp, Kaya'ya fırlatırlar. işsiz güçsüz serseriler, bol bol bira alırlar Kaya'ya içirirler, sonra konuştururlar. "kuş kalkıyor mu lan?", "ananı sktin mi?", "sende de kolum kadar torrak vardır", "gel tokat'a götürelim Kaya ne diyon, karı var". başka muhabbet yok. karı-kuş-karı-kuş...

bir kaç hikayesi birden vardı Kaya'nın hayatının, benim bildiğim üç tane var:

dediklerine göre, Kaya ortaokul 3'te falanmış. Aynı, bu "annesin evi" dedikleri yerde yaşıyorlarmış. bir gün babası eve gelmiş arkadaşlarıyla, sarhoşlarmış. evin hemen içinde, arkadaşlarının önünde, karısının üzerine atlamış, parçalamış üstünü başını. "buyurun" demiş, para almış arkadaşlarından, oturmuş bir köşeye hem izleyip, hem içki içiyormuş. 2 tane bıçak kapmış Kaya, gitmiş sokmuş babasına. arkadaşları aldırmamış. bir güzel dövmüşler Kaya'yı, annesine tecavüz, sonra kaçıp gitmişler. o gün bugün annesi deliymiş, Kaya böyleymiş. babası ölmüş o zaman.

öbürüne göre, annesi deliymiş Kaya'nın. babası hiç yokmuş zaten. kendi de deliymiş anadan doğma. deli ana, deli oğul yaşıyorlarmış böyle.

son bildiğim, Kaya'nın annesi deliymiş yine. bu evde kalıyorlarmış. Kaya simit, marul, limon falan satıp, tekke'de mezarlara su döküp, kuran okuyup, annesine, kendine bakıyormuş. bir gün o işe gittiğinde annesine tecavüz etmişler. gelip gidip ediyorlarmış zaten mahallenin şerefsizleri. annesi hamile kalmış, bir kız çocuğu olmuş. Kaya çok sevmiş kardeşini, ne dedilerse artık. bir gün yine tekkeye gitmiş. dönünce, evde birileri, bir kaç adam, annesine tecavüz ediyorlarmış. Kaya'yı dövmüşler, ona da tecavüz etmişler, ve hatta bebek kardeşine de gözleri önünde. bebek ölmüş. Kaya bir daha iflah olamayacak biçimde delirmiş.

gitsen dinlesen şimdi binbir hikaye daha duyarsın. hep derlerdi halen Kaya'ya tecavüz ettiklerini. yanımda çok oldu, "oğlum ne yapsak bi karı bulsak"dan başlayan bir muhabbetin "Kaya'yı içiririz, veririz arkadan cıbışı" diye bittiği. hep tiskindim bu heriflerden. Kaya'nın mahallesindeki herkesten. Kaya ile ilgili espri yapan herkesten. aksine Kaya'ya saygı duydum hep. belki o dimdik, yılmaz, yıkılmaz duruşundan, o sert ifadesinden, tüm bu anlatılanlara rağmen hiç bozmadığı o umursamaz halinden dolayı... bir yaşım olduğunu bildiğimden beri hep oradaydı Kaya, ben büyüyordum, o oradaydı, ayağım kırıldı maç yaparken, bir kaç ay sonra gittim baktım oradaydı, aşık oldum, ağladım, Kaya oradaydı, bir film izleyip kahraman olmak istedim, Kaya duruşunu hiç bozmamıştı, cici dedem'i gömmeye gidiyorduk, Kaya kayanın üzerindeydi, ben prince of persia 2'yi bitirip havalara uçtum, kaya kımıldamamıştı bile, Kaya hep oradaydı, hayatımın dikili taşlarından biri gibi, hiç yerini değiştirmeyecek gibi, ne zaman görsem, onu gördüğüm herhangi bir anın dolaylarındaki kendimi, o zamanlarımı aynasından yansıtır gibiydi Kaya, endişesiz gibiydi, tasasız gibiydi, bizim gibi boktan meselelere hayatını tüketmiyor gibiydi, Kaya gibiydi, sevdiğim kızı başkasıyla evlendirdiler, Kaya, oradaydı. şimdi ben bunları yazıyordum, Kaya yoktu. taşın üstü boştu. kafam bomboktu.

öldüğünü duyduktan sonra bir kaç kez gittim gültepe'ye. Kaya yoktu, gidişte baktım, dönüşte baktım, yok. bu kadar uzun süre ayrılmazdı taştan, zaten çinko tas da yoktu, efes kutusu da, ev harabeye dönmüştü. sigarayı bırakmıştım tam da. ne olacaksa, bir paket sigara aldım. sinema'ya gittim. film başlayana kadar yarısını içtim, arada bir kaç tane daha.

çıktım sinemadan engin'le buluştuk. "nağbiyüsün, neydiyüsün" derken, dedim: "kaya ölmüş oğlum". "neşeynen kaya'nın kaya mı" dedi cins. dedim: "gğaya, ölmüş oğlum". "lan erkin koray kaya mı lan" dedi. dedim: "ölmüş". "ölümsüz lan kaya, yüzyıllardır yaşıyor, demirel gibi lan o" dedi. "tecavüz edip öldürmüşler itoğlu itler" dedim, "zaten ediyorlardı şerefsizler" dedi engin, "hasktir... o ne duruştu biliyon mu? lan kaya da öldüyse, biz..." "e marlin brandan da ölmüş" dedim, "hüseyin baradan çekil aradan" dedi.

biraz durduk öyle, ağaçlara falan baktık, engin mısır aldı, kemirerek gidiyorduk, sessizliği ben bozdum.

- hasktir arkadaş ya!
- ölüyor lan millet teker teker.
- e bi anda olacak diye bir şey yok tabii.
- olabilir!
- soda içelim mi lan, üzerine limon sıkınca iyi geliyormuş.
- kâzım kartal ölünce ağladım oğlum.
- zerrin egeliler'in damından içeri silah soktuydu.
- harbi lan.
- oğlum cüneyt ölürse çok fena yıkılırım, bir de orhan ölürse, kahrolurum.
- balık mı yesek lan zeka açar.
- ibne yunanistan nasıl çıktı oğlum finale?
- şans işte oğlum şans, sen tut koca çekleri yen.
- ama bu milan baroş süper herif.
- winning'de veririm bak eline.
- klasiklerden seçmek yok.
- yenen yemeği ısmarlar.
- yenen?
- yenen oğlum.
- tamam lan yürü.
- veririm eline sapasağlam.
- yürü bakiym bi yürü...